Binfikir -interview: Göçün yapısı değişti ve demokrasinin de buna göre yeniden şekillenmesi gerekir

binfikir

Mahreç: Serpil Aygün

Spot: Göçle birlikte ortaya çıkan multi-kültüralizm, inter-kültüralizm ve çeşitlilik gibi kavramlar, sadece birer sözcük gibi algılansa da , yaşanan toplumsal sistemi anlamayı ve bunun üzerinden politika üretmeyi sağlayan kavramlar oldukları için, günlük yaşamımızı direkt etkileyen kavramlar aslında. Irkçılık, ayrımcılık, islamafobi, önyargılar günümüzde yaşamımızn birer parçası oldu. Bu sorunlarla mücadele etmek için de değişen toplum yapısı iyi anlamak, iyi tanımlamak ve yapıcı çöüzmler üretmek  yerli yabancı herkes için elzem. 3 Akademisyen Ico Maly, Jan Blommaert en Joachim Ben Yakoub 2014 yılında yazdıkları “Süper çeşitlilik ve Demokrasi” adlı kitapta günümüzün değişen göç ve toplum yapısını Belçika’nın Brüksel-Sint Gillis, Gent- Wondelgemstraat ve Anvers-Bercehem mahallerinde yaptıkları araştırmalar üzerinden anlamaya ve çözümler üretmeye davet ediyorlar insanları.  Ico Maly Kültür Bilimleri doktoru ve şu sıralar Hollanda Tilburg Üniversitesi’nde yeni araştırmalara hazırlanıyor. Ico Maly, önyargılarla mücadele eden  Kif Kif organzisyonun 10 yıl boyunca koordinatörlüğünü yaptı . Joachim Ben Yakoub, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Araştırma Grubu’nda araştırmacı olarak çalışıyor. Jan Blommaert ise Tilburg ve Gent Üniversitelerinde kültür ve globalleşme alanında hoca olarak görev yapıyor.  Binfikir olarak kitabın yazarlarından Ico Maly ile kitap üzerinden Belçika toplumunun bugünü ve geleceğini konuştuk.

 

 

  1. Sayfa

 ilk spot “Kentler sürekli olarak daha fazla göç, daha fazla çeşitlilik, daha fazla global düzeyde yaşayan, çalışan ve kimlik kazanan insanlardan oluşurken, bu durum şu anki realite iken; halen homojen bir Flaman toplumundan yola çıkarak politika yapılıyor.”

İkinci spot: “Tüm entegrasyon  mantığı ve süreci, Flaman dilini ve değerlerini iyi öğrenmekten geçiyor. Bu durum da yerli Flamanların yabancı kökenli Flamanlar üzerinde bir güç kurmasına neden oluyor.”

  1. Sayfai

Ilk spot: . “ İnsanlar Hükümet’ten yola çıkarak radikalizmi belli bir kimliğe, bir gruba maletme ve diğerlerini ayırma çabası içindeler. İşte bu çok temel bir sorun.”

İkinci spot: “Yapılması gereken iki şey var: günümüzde gerçeklik olan süper çeşitliliği kabul etmek ve bu değişen süper çeşitli toplumun sorunlarına uygun çözümler üreterek politika yapıcılar üzerinde baskı uygulamak”

Belçika’da göçle ilgili multi-kültüralizm, inter-kültüralizm ve çeşitlilik tartışmalarından sonra sizin “Süper Çeşitlilik ve Demokrasi” adlı kitabınızla süper çeşitlilik kavramı göçü ve beraberindeki değişimleri açıklama çalışıyor.  Hangi koşullar sizi böyle bir kitap yazmaya itti? Tespitinizden yola çıkarak Belçika toplumu olarak nereye gidiyoruz?

Hem “Süper çeşitlilik ve Demokrasi “ hem de bundan önceki  “İslam ve Biz” kitabımla ilgili konuşmak ive bugünkü radikailizmden bahsetmek için  öncelikle 1989 yılına geri dönmemiz gerekiyor.  1989’da Berlin Duvarının yıkılması ile dünya yeni bir yapılanmaya gitti.  Berlin Duvarının yıkılması pek çok değişikliğin yanında  yeni bir göç dalgasını beraberinde getirdi. İlk defa caddelerde Polonya, Litvanya plakalı araçları,  Bulgarlara ait  gece dükkanlarını görmeye başladık, Afrikalı göçmenleri n gelişini gördük. 1989 Yılı Dünyanın yeni bir yapılanmaya gittiği, sıınırların kalktığı, Avrupa Birliği’nin  oluştuğu ve başkalarının gelmeye başladığı bir yıl oldu. Bu birinci element. Bunun yanında ikinci olarak milliyetçiliğin yükseldiği bir yıl da oldu. Vlaams Blok (Flaman ırkçı partisi)’u düşünürseniz 1989 yılı  ilk ataklarını yaptıkları yıl oldu ve çok güçlü bir şekilde göç karşıtı politikalar ürettiler.  Bundan sonra 90’lı yıllara baktığınızda pek çok partinin bu söylemleri aldıklarını görüyorsunuz.  90’lı yıllarda Vlaams Blok’un çok radikal karşılanan  söylemlerinin ise bugün yurttaşlık politakalarında varolduğunu görüyoruz.  Son 2,5 yy.da bu evolüsyonu görüyoruz.

Bugün bunlar realite oldu diyorsunuz…

Evet . Vlaams Blok’un 17 maddelik planının bugün uygulandığını görüyoruz. Flamancaya vurgu yapmak, hakları bazı şartlara bağlamak… Bunlar bugün uygulamaya sokuldu.  Bir taraftan yeni bir tür ve eskisinden çok daha fazla göç alıyorsunuz,  diğer taraftan globalleşmeye karşı, göçle ilgili son derece sert önlemler alan radikal partiler ortaya çıkmaya başlıyor. Bu göç planı uygulanmaya ve giderek  de normal karşılanmaya başlıyor.  3. Element ise internet. 90’lı yıllarda teknolojik gelişmenin hız kazandığını görüyoruz. O zamanlar başbakan Martens televizyonlarda  kocaman yeşil kablolarla yeni bilgisayarın başında gururlu bir şekilde dururken,  bugün herkesin mobil telefonu var.  Kendi eşimden biliyorum 70’li yıllarda göçmenlerin aileleri ile iletişimi kasetler aracılığıyla oluyordu. Burdan ya da Türkiye’den aileler mesajlarını kasetlere kaydeder  ve postalarlardı.  2 Hafta ya da 1 ay sonra kasetler geri gelirdi. Bugün whatsap, yeni medya olanakları… Ailelerle sürekli bir iletişim var ve insanlar olayları, olayın  olduğu anda öğrenebiliyorlar. Eskiden burdaki insanlar Türkiye’deki politik olayları kasetler aracılığıyla öğrenirlerdi. Bugün  TRT’ye bakabilirler, internetten gazete okuyabilirler. Bu tamamen farklı bir düşünüş biçimini beraberinde getiriyor.  Eskiden ayrılıklar çok kesin ayrılıklardı bugün öyle değil. Bugün İranlı birini tanıyorum burda yaşıyor ama hala İrandaki direnişte son derece aktif. Bu 3 element  bugünkü yaşamımızı derinden değiştiren şeyler. Bu değişim sonuçlarından biri de süper çeşitlilik. Büyük bir paradigma olarak içinde bulunduğumuz toplumu anlamak için çeşitlilik kavramına baktığınızda, etnik kimliklerle açıklıyorsunuz. Türkler Türkçe konuşurlar,   dini inaçları bellidir, eğitim durumları yaklaşık bellidir, değerleri ve normları bellidir.  Ama sadece Türk toplumunun kendi içinde dahi bir araştırma yaptığımızda bunun kesinlikle doğru olmadığını görüyorsunuz.  Yüksek eğitimli, düşük eğitimli, Atatürk’e inanan, Erdoğan’a inanan, çok inançlı, az inançlı vs.. “Standart bir Türk” yok. Etiketlerimiz var ama gerçek hayatta bu etkietlerin ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Son derece ağzı laf yapan kadınlar var, düşük eğitimli var, inançlı var.. vs. Birbirinden tamamen  farklı kombinasyonlar var. Burada Wondelgem caddesi Türk caddesi olarak biliniyor ama kesinlikle bir Türk sokağı değil. Bugün Wondelgem’e baktığınızda 17 farklı dil kullanılıyor.

Son yıllar için mi Türk sokağı değil diyorsunuz Wondelgem için?

Şu anda artık Türk sokağı değil ya da Türkler bu sokakta artık baskın topluluk değil.  Burası 19. yy inşa edilmiş bir Flaman işçi mahallesi idi. Bu yapı bugüne kadar gelmiş ve evler büyük oranda Türklerin olmuş. Zaten fırın olan bir yer şimdi Türklerin işlettiği bir fırın olmuş. Ev ve dükkanların sahibi olma anlamında Türkler bu sokakta çok dominant olmuşlar ama son yıllarda Türkler arasında ciddi bir sosyal hareketlilik görüyorsunuz. Ordaki Türklerin çoğu  şimdi burda benim komşum:  Türk doktor, Türk psikolog, Türk avukat  vs. Şimdi ise Türklerin çoğu evlerini Bulgarlara kiraya veriyor. Yani 90’lı yıllardan itibaren  mahallenin değiştiğini görüyorsunuz. İlk olarak Arnavutlar, sonra  Ruslar, Latin Amerikanlar geliyorlar.. Bu  da tipik süper çeşitliliğin globaleşmesi. 80’li Yıllarda İspanya’ya göçen Latin Amerikalılar 2008’den beri ekonomik krizle birlikte buraya göç ediyorlar. Yeni göç. Bu da çok hızlı gelişiyor. Bulgarlar geldi, Asyalılar geliyor Afrikalılar geliyor. 1999 yılından bugüne kadar  sığınma başvuru şartları sürekli ağırlaştırırlmasına rağmen göç sürekli artıyor.

Ama medyada sığınma başvurularının ve göçün azaldığı söyleniyor…

İstatistiklerde azalıyor ama gerçek yaşamda azalmıyor. Yaptığımız araştırmalarda da görüyoruz, göç hala var. Çünkü göç ulusal düzeyde yönlendiriliyor. İnsanlar buraya, ‘ burası daha iyi olduğu için değil geldikleri yer kötü olduğu için’ geliyorlar. Göçün motoru başka bir yerde burda değil. Gerçekleşen tek şey insanların başvuru yapmaması ama göç var. Böylece çok derin bir eşitsizliği içinde barındıran bir toplum oluyoruz.  Burda doğmuş Türk kökenli müslüman bir göçmen, yasal olarak tüm vatandaşlık hakları olsa da hala özellikle başörtüsü gibi konularda ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalıyor. Buraya yeni göçmüş olan ve henüz oturumunu almamış olan Türk bir göçmenin  politik hakları olmayacak. Buraya yeni gelen bir Polonyalı’nın çalışma hakkı var ama ne Belçika sosyal güvencesi sistemi altına girecek  ne  oy kulanma ne de seçme hakkı olacak. Burda henüz tanınmayan Afrikalılardan  bahsetmiyorum bile. Sonuç olarak toplumsal yaşamımıza baktığımızda haklar ve ekonomik pozisyon açısından çok derin bir eşitsizlik var. Bu da çok büyük bir demokratik sorun. “Kentler sürekli olarak daha fazla göç, daha fazla çeşitlilik, daha fazla global düzeyde yaşayan, çalışan ve kimlik kazanan insanlardan oluşurken, bu durum şu anki realite iken; halen homojen bir Flaman toplumundan yola çıkarak politika yapılıyor.” İnsanların sahip oldukları evrensel haklar,  şartlara bağlanıyor. Konut hakkı evrensel bir hak iken bugün Flaman Bölgesi’nde Bakan Liesbeth Homans sosyal konut edinme hakkına  Flamanca öğrenme şartı koyuyor.  Bu tam bir ayrımcılıktan başka bir şey değil! Yerli bir Belçikalı olarak kimse benden böyle bir şey isteyemez benim babamdan da isteyemez ama Türk kökenli bir Belçikalı olan benim eşimden ve onun ailesinden isteyebiliyor. Bu tamamen bir ayrımcılık ve eşitsizlik.  Bu da radikalleşme itiyor. “Tüm entegrasyon  mantığı ve süreci, Flaman dilini ve değerlerini iyi öğrenmekten geçiyor. Bu durum da yerli Flamanların yabancı kökenli Flamanlar üzerinde bir güç kurmasına neden oluyor.” Çok basit bir örnek;  benim eşim kasaba gittiğinde entegrasyon düzeyi ölçülüyor ama benim eşim yüksek eğitimli ve çok iyi Flamanca konuşuyor, o zaman kasap sonderece kibar davranıyor. Çünkü o “iyi göçmen” . Tabi bir de domuz eti sipariş ederse daha da iyi! Yani toplumdan herhangi biri sana iyi entegre oldun ya da olmadın diyebiliyor. VRT’de çalışmak isteseniz , Flamancanız hiç bir zaman yeterli görülmüyor.  Bir mağzada çalışmak istiyorsunuz örneğin  Oostende bir Kürt kadın 2004’te buraya gelmiş. Tüm entegrasyon kurslarını tamamlamış, genel –doğru Flamancayı konuşuyor ve Batı Flaman bölgesinde iş arıyor ama o mağzada çalışma başvurusu yaptığında ‘hayır senin Flmancan iyi değil ‘ diyorlar ki bunu diyen kişi Batı Flaman şivesi ile konuşuyor ve kendisi genel Flamancayı konuşamıyor bile. Bu tanımlanan entegrasyon yöntemi  insanların toplumda ayrımcılığa uğramasına izin veriyor.  Diskotekte, iş yerinde, ev kiralarken, hatta çok basit şeylerde  bile. Benim oğlum çok iyi Flamanca ve Türkçe konuşuyor. Oğlumu bir Flaman okuluna yazdırdık hemen  hemen Flamanca dersine kaydetmişler. Çünkü Türk ismi taşıyor. Tüm bunlar birleştiğinde belli bir grubu radikalleşmeye sürüklüyor ve toplumda da  İslam üzerinde ciddi bir yoğunlaşmaya neden oluyor. 90’lı yıllardan başlayarak, 2001’de en yüksek noktaya ulaşan ve bundan sonra sürekli olarak anti islam süreci yaşandı. Theo Van Goch’un öldürülmesi, Madrid ve Londrada’ki saldırılar vs. anti, islam sürecini besliyor. Yüksek eğitimli göçmenler ya da onların çocukları  bile bu durumun üstesinden gelmek  zorunda kalıyor. Bu da bazı sonuçlar doğuruyor. Bazıları yeniden siyasallaşıyor. Örneğin bunların bazıları Kif-Kif gibi önyargılarla mücadele eden bir kurumda çalışıyor. Bir kısmı uluslarası şirketlerde dünyanın farklı ülkelerinde çalışıyor. Bir kısmı bu ayrımcılıktan bıkıp geldiği ülkeye geri dönüyor. Bazıları da radikalleşiyor. Genellikle problemli bir geçmişi olanlar, örneğin Jejoen Botink (Suriye’ye savaşmaya giden  ve geri dönen genç) çok sorunlu bir aileden geliyor. Babası eşine şiddet uygulamış biri, vs.  Bu genç  bir kimlik arayışına giriyor ve küçük bir radikal grupta buluyor kendini. Yeni medya olanakları ile de kimlik arayışına giren gençler her şeye ulaşabiliyor. Bunlar,  popüler hip kültür savunucuları,  hicap savunucuları olabilir,  Allah’ın askerleri olabilir. Bu küçük , radikal grupların hepsinde aynı fenomen  etkili.  Global bir şekilde bir şekilde organize olup, yeni bir  kimlik oluşturmaya çalışıyorlar.

Bunlardan yola çıkarak günümüz toplumunda kimlik arayışının en büyük sorun olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kimlik arayışının kendi içinde bir  problem olduğunu düşünmüyorum. Asıl problem haklar problemi. Bizler hepimizin eşit hakları olan bir toplumda yaşıyoruz ve bu da eşit hakların varlığını ya da yokluğunu  önemli kılıyor. Suriye savaşçıları ne kadar ciddi bir sorun olsa da çok küçük bir grup. Evet Belçika en çok Suriye savaşçısı olan ülkelerden biri  ve bunu ihraç eden bir ülke ama sebepler aynı değilİnsanlar Hükümet’ten yola çıkarak radikalizmi belli bir kimliğe, bir gruba maletme ve diğerlerini ayırma çabası içindeler. İşte bu çok temel bir sorun. Politikanın insanların hakları ile meşgul olması gerekirken, bununla ilgileniyor. Bu sadece Belçika’nın sorunu değil, her yerde aynı.  Örneğin ben 10 yıl için Türkiye’de yaşasam, pek çok hakkımı kaybederim. Orda direkt seçme hakkım olmayacak, sosyal   güvenlik hakkım olmayacak vs vs. Yani göç bir taraftan hakların kaybedilmesi ile eşdeğer giderken,  toplumsal hayatımız da giderek göç olgusunun sınırları ile bağlanıyor. Yakında ben  Hollanda da işe başlayacağım. Burdakinden tamamen  başka sosyal güvenlik sistemi, vergi  sistemi ve farklı kurallar altında çalışacağım. Ama uymak zorunda olduğum kuralları, yasaları belirleyenleri seçme hakkım  olmayacak. Bu çok ciddi bir problem.  Bu durum günümüz toplumunun problemi ve şu andaki sistem zamanın gereklerine çözüm sunamıyor.

Peki  ne olmalı, neyle değişmeli bu sistem?

Bu bir başlangıç. Karl Marks’ın , 1848 yılında Fransa devrimi hakkında yazdığı kitapta bu sorunun cevabını buluyoruz.  Marks’ın kitaptaki tespiti şu:  Hayatın gerçekliği değişiyor ama bizim düşüncelerimiz bu değişikle birlikte değişmiyor.  Bu durumda realite eskisinden farklı olurken bizim eski düşünce biçimimiz bu değişikliği anlamayı sağlayamıyor. “ Bu yüzden  süper çeşitlilik ve demokrasi.  Günümüzde toplum son derece çok çeşitli, farklı kültürlerden, dillerden oluşuyor artık homojen bir Flaman toplumu değil. Bugünkü norm süper çeşitlilik, homojen bir Flaman toplumu değil. Süper Çeşitlilik ve Demokrasi kitabını Anvers, Gent ve Brüksel üzerinde yapılan araştırmalar üzerinden yazdık. İnsanlar bize süper çeşitlilik sadece  büyük kentlerde yaşanan bir durum dediler. Bunun üzerine Oostende ve Mechelen’de de benzer çalışmaları yaptık  tamamen aynı özellikler var. Çok farklı dilleri konuşan insanların varlığı, yüzlerce farklı milliyet,  onlarca farklı inanç, birbirinden farklı camiler,kiliseler… bunları her yerde görüyoruz. İşte bu realite. Ostende’de bir ilkokulda çocukların çoğunun adları dünyanın her yerinden toplumların orda olduğunu işaret ediyor.  Okullar öğrencileri i yabancı ülkelerde  okumaya teşvik ediyor. Akademik dünyada iseniz artık global dünyada çalışıyorsunuz demektir ve  İngilizce yazmıyorsanız, alanda yok sayılıyorsunuz.  AB içinde inşaat sektöründe çalışıyorsanız , Polonya’lılar, Bulgarlarla rakabet ediyorsunuz ki onlar aynı ülkede son derece farklı kurallar ve yasalar altında çalışıyor. Bunu isteyin ama istemeyin bu durum böyle.  İşte bu süper çeşitlilik ve bu yeni süper çeşitlilk durumuna göre de artık pek şeyi yeniden düşünmek ve tanımlamak gerekiyor. Devlet kavramı,  vatandaşlık kavramı; nedir yurttaş olmak, hangi hakları sağlar ya da ödevleri gerektirir? Demokrasi bugün milliyete bağlı bir kavram. Bu bir problem. Çünkü bugün bu durum aynı ülke içinde insanlar arasında eşitsizlik yaratıyor. Biz neyi öneriyoruz? Bu yüzden  Karl Marks’ın kitabını örnek verdim. Fransa Devrimi’nden bir süre önce  pek çok düşünür radikal bir şekilde demokrasiyi düşündüler, evrensel hakları, sosyal güvenlik sistemi, herkes için eğitim hakkını,  vs. yeniden düşündüler. Burada çok ilginç bir şekilde demokrasiyi tekrar tanımlarken, demokrasinin insaların evrensel haklarını koruyan bir sistem olduğunu vurguluyorlar. Bu arada evrensel kavramının anlamı birey olarak var olan hakkınız bireysel olarak, bir insan olarak size ait bir kavram ve geri alınamaz. Bu kavram süper çeşitlilik için çok önemli bir olgu. Çünkü insan olduğunuz için var olan haklarınız birey olarak size bağlı, hangi milliyetten, ülkeden olduğunuza bağlı değil. İdeal senaryoda nereye giderseniz gidin bu hakları beraberinizde taşıyorsunuz.  Düşünün  bir Türk olarak Belçika’ya geldiğinizde otomatik olarak evrensel haklarınız var. Bir Türk olarak değil bir insan olarak haklarınızı taşıyorsunuz.  Bunu nasıl sağlayabileceğimizi düşünmemiz gerekiyor.

Gerçekleştirmesi çok zor bir öneri. Finansal olarak da zor görünüyor.

Korkunç zor. Ama göçün hiçbir zaman bitmeyeceğinden yola çıkarsak ve herkese eşit haklar vermek istiyorsak tek çözüm, sosyal güvenlik sistemini ulusal düzeyden  en azından Avrupa Birliği düzeyine çekmek. O zaman göç eden sosyal güvenlik kasasını da beraberinde getiriyor. Vergilendirme ve paylaşım ulusal düzeyde değil daha yukarda en azından AB düzeyinde gerçekleşir. Şu anki sistemde insanlar göç ediyor hareketli ama bağlı oldukları sosyal güvenlik sitemi daha yukarıda örgütlenmediği için gelinen ülkenin hakları temin için gerekli olan finansal sistemi baskı altında kalıyor. Bu yüzden vergilendirme ve  sosyal güvenlik sitemini daha yukarı bir seviyeye çekmek gerekir.  Örneğin ben Batı Flaman Bölgesi’nden Gent’e taşındım. Hiçbir şekilde hak kaybına uğramadım. Çünkü belirli bir ülke sınırları içinde göç olunca, ek bir masraf oluşmuyor çünkü aynı sosyal güvenlik sistemi içindesiniz. Sosyal güvenlik sistemini daha büyük bir bölge içine çekerseniz göçün yarattığı finansal sorunların önüne geçersiniz. Gerçekleştirilmesi gereken iki nokta var. Öncelikle günümüzde gerçeklik olan süper çeşitliliği kabul etmek, ikinci olarak da bu değişen süper çeşitli toplumun sorunlarına uygun çözümler üreterek politika yapıcılar üzerinde baskı uygulamak.

Son olarak toplumun ne yapması gerekir?

Çok iyi olmak zorundasınız. Ne işi yaparsanız  yapın bu işinizi çok iyi yapın. Yaptığınızla işle ilgili toplumda iyi bir pozisyona gelmeye çalışın. İşveren iseniz çok çeşitli kökenlerden insan işe alın. Gazeteci iseniz  tolumda önyargıları yok edip, doğru bir form vermeye çalışın. İkinci olarak sesinizi duyurun! Yurttaşlık sadece işe gidip eve gelmek değil. Demokrasi demokratik insanlarla yaşar. Gazetelere okur yazısı yazın, gönüllü çalışmalar yapın, okullarda aktif olun, okulda başörtüsü yasağının getirilmesine engel olun, vs.. Son olarak ümidinizi yitirmeyin. Vlaams Belang,1987’de  %1 oy oranı ile başladı, 2004’te %24 oldu. N-VA, 10 yıl önce hiç oy alamıyordu, gülüyordu insanlar, seçim barajını aşamaz deniliyordu. Bugün en büyük parti oldu. O yüzden mücadeleyi bırakmayın, terketmeyin burayı, kalın ve savaşın.

Klik hier om de krant-versie van het interview te lezen

SBT

Advertisements

Afscheid en de hoop op een toekomst van verzet

Afscheid en de hoop op een toekomst van verze

Kif Kif ontstond in een tijdsgewricht waar alles opeens heel snel ging. De ‘nieuwe wereldorde’ was een codewoord voor neoliberalisme en afbouw van de democratie. De andersglobalisten-beweging organiseerde wereldwijd verzet.

Een decennium terug, bijna dag op dag, begon ik aan mijn eerste officiële werkdag bij Kif Kif. Saddie Choua en mezelf werden aangeworven om ‘De eerste interculturele radio’ op te starten. Ik was toen al een jaar actief als vrijwilliger en bestuurslid bij de organisatie. Nu eindigt deze boeiende trip. Vanaf maart ga ik een nieuwe uitdaging aan bij de Universiteit van Tilburg. Een nieuw veld, het academische, maar met dezelfde passie, gedrevenheid en goesting ga ik er voor. De voorbije tien jaar verdienen echter wel een kleine terugblik én vooral een blik op de toekomst.

Een terugblik

In 2005 was Kif Kif een kleine organisatie, althans in termen van middelen. Ook toen al had ze een grote stem en werd ze gedragen door tientallen enthousiaste vrijwilligers, meer nog de organisatie draaide tot dan nagenoeg enkel op vrijwilligers. Een team van enthousiaste jonge dames en heren droomden ervan om Kif Kif uit te bouwen tot een vaste waarde in het intercultureel landschap. Kif Kif moest een platform worden om andere stemmen te laten horen in het maatschappelijk debat. Tarik Fraihi was het gezicht van de organisatie. Er waren reeds workshops literatuur opgezet, de interculturele kunstwedstrijd Kleur de Kunst haalde de kranten en ook toen al waren er acties. Zo werd ooit de site van Blood & Honour offline gehaald door Telenet als gevolg van een mailactie van Kif Kif naar de host en naar de bevoegde minister. Kif Kif was toen al een verzamelplaats van opiniestukken, interviews en reportages over diversiteit in de samenleving. De nieuwe uitdaging was dubbel: Radio Kif Kif uit de grond stampen en Kif Kif mediawatch opzetten.

Kif Kif ontstond in een tijdsgewricht waar alles opeens heel snel ging. De ‘nieuwe wereldorde’ was een codewoord voor neoliberalisme en afbouw van de democratie. De andersglobalisten-beweging organiseerde wereldwijd verzet.  9/11 zette de wereld op zijn kop. Het internet begon op kruissnelheid te komen en het anti-moslimracisme vierde hoogtij. De aanslagen in London en Madrid volgden, net zoals de moord op Theo van Gogh. De hoofddoekendiscussie laaide terug op, racisme en uitsluiting namen toe. Het Vlaams Blok rijgde de verkiezingsoverwinningen aan elkaar. Vlaanderen leerde Dyab Abou Jah Jah en de AEL kennen. Een nieuwe generatie stond op en eiste haar plaats op als burger.

Heel wat jongeren waren klaar om hun stem te laten horen. Het was een tijd van doorbijten en doorgaan: weinig middelen, maar veel enthousiasme en passie. Op het eind van het jaar was er niet alleen een digitale radio, er waren ook mediawatch workshops geweest en belangrijker nog: Kif Kif diende een erkenningsdossier in als beweging. En met succes, vanaf 2006 was Kif Kif een officiële beweging en dat liet zich meteen voelen: er kwamen interculturele jobbeurzen, de Kif Kif Awards, mediawatch-boeken, … Kif Kif werd groter en bereikte steeds meer mensen.

De maatschappelijke en politieke context waarin kif Kif groot werd was minder rooskleurig. Het eerste decennium van de 21steeeuw was gekenmerkt door een grote verschuiving naar rechts. De markt werd niet meer in vraag gesteld en ook aan de linkerzijde begon het anti-islam-discours door te sijpelen. Progressieve BV’s als Jan Leyers bekenden zich als uiterst kritisch voor de islam. Leyers zag in moslims een andere ‘culturele software’ werkzaam die haaks staat op democratie en vrije meningsuiting. De Van Rooy’s gingen nog door het leven onder een linkse dekmantel en konden zo een deel van links meesleuren in hun anti-islam-discours. Politici aan de linkerzijde moesten flinks zijn, ook als het op moslims aankwam. Patrick Jansens wou af van het etiket ‘allochtonenpartij’ en voerde in naam van de neutraliteit een hoofddoekenverbod door. Lukas Vander Taelen liet vanuit Groen de anti-islam-stem weerklinken. De andersglobalisten waren stil geworden en de AEL was  volkomen gedemoniseerd.

Ondanks deze maatschappelijke en politiek malaise hebben we met Kif Kif veel bereikt. Verschillende stemmen in het huidige maatschappelijk debat zijn ooit langs Kif Kif gepasseerd. En ik hoop dat Kif Kif op zijn minst bijgedragen heeft tot de politieke bewustwording van vele stemmen en gefungeerd heeft als een springplank of netwerk voor anderen. Sinds 2009 heb ik het voorrecht gehad om coördinator te mogen zijn van deze organisatie. En ik ben best trots op wat we samen bereikt hebben. We hebben misschien de wereld niet veranderd en ook de verrechtsing hebben we niet tegengegaan, maar we hebben wel veel mensen bereikt. We hebben gevochten als leeuwen.

Ongeveer 150 vrijwilligers werken mee aan dit project en gemiddeld bezoeken meer dan 1700 mensen dagelijks onze website. Jaarlijks volgen tientallen mensen onze workshops. Op ‘topdagen’ halen we 10 000 bezoekers en onze artikels worden makkelijk 10 000 keer gelezen. Zelfs e-boeken halen 15 000 downloads. Jaarlijks figureren we tientallen keren in de mainstream media en we worden aangehaald in scripties en papers. De organisatie heeft bijgedragen tot de veroordelingen van Adecco, heeft praktijktesten opgezet en vooral heeft honderden mensen een stem gegeven. Kif Kif is vandaag een organisatie die er staat. En belangrijker, ze is een platform voor tientallen nieuwe stemmen.

Uiteraard was en is niet alles perfect. Uiteraard zijn er fouten gemaakt en hebben we kansen niet gegrepen. Dat is evident, maar belangrijker is dat een idee van enkele enthousiastelingen vandaag een stevige organisatie is. Een organisatie die vele jonge en mindere jonge mensen een stem geeft en introduceert in het maatschappelijk debat. Ik ben blij dat ik daar een steentje heb kunnen toe bijdragen.

Een toekomst van verzet

Met mijn vertrek als coördinator verdwijnt ook de oude generatie uit het personeelsbestand. De gedrevenheid verdwijnt echter niet. Sukran Bulut zal de rol van coördinator met verve opnemen. Daar ben ik zeker van. Samen met Tinne Kennis en een nieuwe kracht zullen zij Kif Kif verder uitbouwen tot een invloedrijk instrument voor nieuwe stemmen. Samen met de nieuwe voorzitter Joachim Ben Yakoub komt de nieuwe generatie KifKiffers aan het roer te staan en dat is goed. Het is gezond dat een organisatie verdergaat en het is een teken van blakende gezondheid dat de vernieuwing komt van binnen de organisatie zelf.

De nieuwe generatie Kifkiffers zitten klaar en zullen de organisatie naar haar twintigste verjaardag leiden. En dat niet in dienst van de organisatie zelf, maar in dienst van een idee: een democratische samenleving waarin eenieder gelijke rechten heeft, waar eenieder daadwerkelijk een goed leven kan uitbouwen. In deze tijden van superdiversiteit en globalisering is de strijd voor gelijkheid en racisme absoluut niet voorbij gestreefd, helaas. Meer dan ooit is het nodig om nieuwe stemmen aan bod te laten komen, om racisme te bestrijden en stereotype beeldvorming te ontkrachten.

Onze samenleving en bij uitbreiding Europa en de gehele wereld zijn terug in beweging. We hebben vandaag de meest rechtse regering in decennia, een regering die vandaag al lang niet meer wegsteekt dat ze opkomt voor een autochtone elite. We zien een gestage afbouw van de welvaartstaat en een halsstarrige weigering om racisme te bekampen. Para’s duiken op in het straatbeeld en de islam zit in het vizier. In Duitsland en ook in andere delen van Europa betogen tienduizenden om de zoveel tijd tegen ‘de islamisering’ en die beweging lijkt ook voet aan de grond te krijgen in ons land. In het Midden-Oosten rukt IS op en ook in Afrika zien we de opmars van reactionaire en moorddadige milities en groeperingen. ‘De economie’ vernietigt in razend tempo de wereld waarin we leven. De economische en financiële crisis vernietigt de toekomst van velen.

De analyse is pessimistisch, de situatie ernstig. Maar er is ook hoop. Wereldwijd zien we tegenbewegingen ontstaan. Na de economische crisis van 2008 zagen we de wereldwijde Occupy-beweging. De Arabische revoluties hebben ons getoond dat democratie leeft onder de bevolking, ondanks het feit dat er vandaag vaak terug reactionaire krachten aan de macht zijn. Syriza verzet zich in Griekenland tegen de desastreuze overname van hun land en bouwt een tegenmacht. Links is aan de macht in Griekenland. En de bevolking organiseert solidariteit met elkaar: bouwt een eigen sociale zekerheid op, voedselbedeling, … In Spanje groeit Podemos uit de indignado-beweging en ook daar gaat links vooruit. In eigen land hebben de vakbonden hun strijdvaardigheid terug gevonden en zetten eind 2014 de grootste betoging op van de laatste decennia. HartbovenHard heeft een onverwachte mobilisatiekracht en zet in op een andere samenleving. Ze heeft niet alleen aandacht voor het economische, maar ook voor cultuur, diversiteit, ecologie, financieel beleid, … Ook op het antiracistisch front is er terug beweging, zo is Mouvement X opgestaan en werd er eind 2014 een grote conferentie opgezet rond de strijd tegen islamofobie.

De nieuwe generatie

Terug zien we een klimaat van politisering en van verzet. Wereldwijd geloven mensen dat het anders kan, ze wijzen het neoliberale dictaat af. Ze verzetten zich tegen uitsluiting en discriminatie en gaan voor een echte democratie: een democratie gestoeld op gelijkheid en vrijheid, op universele rechten en op solidariteit tussen alle mensen. Vanuit die optiek is het klimaat gunstiger en zijn er dus meer bondgenoten voor verzet. Kif Kif zit als beweging voor gelijkheid en tegen racisme onvermijdelijk tussen en in al deze bewegingen. De uitdaging voor de toekomst is om al deze strijden te verenigen en dus bij te dragen tot een verdieping en een verbreding van de democratie. Kif Kif moet, als je het mij vraagt, staan voor een systemisch, links en democratisch alternatief.

Kif Kif zoekt stafmedewerker & woodvoerder: http://www.kifkif.be/jobs/vacatures/kif-kif-zoekt-stafmedewerker-woordvoerder

[e-boek] Superdiversiteit in Oostende

Schermafbeelding 2014-10-25 om 12.35.54 (2)In Superdiversiteit in Oostende brengt Ico Maly (Kif Kif – RITS) Oostende en meer bepaald één wijk in Oostende, het Westerkwartier, in kaart. Hij doet dat aan de hand van een etnografisch onderzoek en meer bepaald etnografisch linguïstisch landschapsonderzoek. De titel maakt meteen duidelijk dat ook in Oostende superdiversiteit een onontkenbaar feit is. Maly beschrijft niet alleen, hij analyseert en verklaart ook de structuur van die Oostendse samenleving, wijst op de problemen en schetst de contouren van een toekomstperspectief.

Volgens Jan Blommaert (Tilburg University) zit de meerwaarde van het werk van Maly erin dat het aantoont ‘dat superdiversiteit, incluis z’n vele ongelijkheden, nu ook een kenmerk is van kleinere steden, van centra die op een veel lager schaalniveau te situeren zijn dan de grote miljoenensteden die magneten zijn voor migratie. Superdiversiteit is dus niet langer een uitzonderlijk, exotisch of “freak” fenomeen: het is een algemeen fenomeen dat zich dus niet laat vatten in à la carte bedenkingen en maatregelen, maar een algemene aanpak vereist.’’

Het boekje kadert binnen een groter onderzoeksproject, ‘Een ander land’ genaamd. Het project wordt aangedreven door een samenwerkingsverband met de naam ‘De toekomstfabriek’. In dat samenwerkingsverband bundelen verschillende Gentse middenveldorganisaties de krachten (www.detoekomstfabriek.be) met als doel om na te denken over de toekomst van ons land, uitdagingen in kaart brengen en op zoek te gaan naar praktijken die een ander land voorafspiegelen. Het boek is een verdieping en dus complementair aan de gelijknamige documentaire over de stad. Ook deze documentaire komt binnenkort op Kif Kif.
Ico Maly is Doctor in de cultuur­wetenschappen, coördinator van Kif Kif en docent Politiek en Cultuur (Rits). Auteur van ‘N-VA. Analyse van een politieke ideologie’ (EPO, 2012). Samen met Jan Blommaert & Joachim Ben Yakoub schreef hij Superdiversiteit en democratie (EPO, 2014).

Praktisch

Om een e-boek te lezen installeer je best een specifiek (gratis) programma. Afhankelijk van de drager waarop je het boek wil lezen heb je verschillende mogelijkheden. De meeste programma’s hebben vandaag een app voor zowel Android-, mac- of Windows-besturingssystemen. Bluefire (http://www.bluefirereader.com/) & Adobe Digital Editions (http://www.adobe.com/be_nl/products/digital-editions/download.html) zijn zeer courante programma’s. Onze voorkeur gaat naar Bluefire.

Download het E-Boek

Download “Superdiversiteit in Oostende | Ico Maly” als epub (e-readers)

De foute vragen over racisme

Gisteren nam de KVS een logische en normale beslissing. De cultuurtempel in hartje Brussel besliste om haar samenwerking met De Morgen stop te zetten. De directe aanleiding vond ze in de columns van Hans Vandeweghe over ‘de aard’ van Afrikanen en hun voetbalsuccessen. Het geëngageerde cultuurhuis, dat met beide voeten in de superdiverse Brusselse realiteit staat, oordeelde dat dit niet alleen incompatibel was met haar eigen praktijk, maar dat het ook een zaak was van maatschappelijk engagement. Racisme is een misdaad en daar moet een samenleving, inclusief haar burgers en organisaties stelling innemen. Een logische ennormale daad zou men denken. Toch?

Racisme en zijn context

De uitspraken van Vandeweghe liegen er niet om. Het waren geen impliciet racistische uitspraken zoals die al jaren ongemerkt circuleren in dit land. Het discours is nagenoeg niet te onderscheiden van het koloniaal discours over Afrika. Afrikanen worden in zijn uitspraken afgeschilderd als ‘genetisch’ anders. In hun voordeel spelen dan ‘hun langere armen en benen dan blanken.’ In hun nadeel ‘hun beperkte concentratie en hun irrationeel geloof in tovenaars’. In enkele zinnen worden we terug geflitst naar het koloniale tijdperk, naar de tijd dat de kolonialen Afrikanen nog neerzetten als deel van een irrationeel dierlijk ras. Zij stonden op een lagere stap in de evolutie.

In het licht van deze feiten zou men denken dat ‘het kot te klein’ zou zijn. Dat Vandeweghe op de vingers zou worden getikt en er een storm van verontwaardiging door ‘de media’ zou gieren. De heisa bleef in de mainstream media echter uit. De Morgen zag zich niet genoodzaakt om zich nog eens te excuseren en Vandeweghe blijft zelfs volharden in de boosheid. Vandaag zijn de Algerijnen aan de beurt. In de voetbalcontext gaan blijkbaar de meest degoutante en racistische veralgemeningen door als gedegen sportcommentaar. En dan zijn we verbaasd als het ontspoort. Dan begrijpen we niet waarom een Twitter-campagne met bananen-etende-voetbalsterren geen effect blijkt te hebben tegen racisme in de voetbalstadions.

Of men het nu verpakt als humor, column-stijl, ‘niet-te-politiek-correct’, wetenschap, ‘de feiten’, of als een ‘eigenzinnige voorspelling’ – Vandeweghe gebruikt deze excuses trouwens allemaal – , het is onmiskenbaar dat dergelijk spreken een heel lange traditie heeft. ‘De context’ – nog zo’n excuus om racisme te propageren – is natuurlijk de historische, sociale en politieke context van racisme. Vandeweghe spreekt in heel duidelijke neokoloniale taal. Een discours dat anderen neerzet als minderwaardig, irrationeel, woedend en dierlijk. De Afrikaan wordt herleid tot zijn koloniale stereotiep, de Algerijn wordt herleid tot een terrorist. Of dergelijk discours nu gebezigd wordt in een ‘voetbalcontext’ of niet, is irrelevant. Zo’n discours is racistisch. Punt uit.

De foute vragen over racisme

En toch. Het bleek – afgaand op onze mainstream media – helemaal niet normaal te zijn om stelling te nemen tegen dergelijk racisme. In het Radio 1-interview werd Jan Goossens, directeur van de KVS, bevraagd over de beslissing van het cultuurhuis. De positie van waaruit de vragen van de journaliste vertrekken zijn zeer leerrijk. We lijsten de vier vragen op:

‘Ja, u blaast nu een samenwerking van ruim tien jaar op eigenlijk, he, vanwege enkele columns van één journalist van de krant.’

‘Hebt u nog geprobeerd met hen te praten?’

‘De Morgen een racistisch dagblad noemen. Ja, dat is misschien een beetje vreemd voor een krant die bekend staat als een van de meest progressieve kranten in Vlaanderen.’

‘Nu die samenwerking was er al tien jaar, een trouwe mediapartner De Morgen, ja, snijdt u nu niet een beetje in uw eigen vel.’

De eerste vraag gaf meteen de richting aan. Jan Goossens moet zich vanaf die eerste vraag meer dan verantwoorden voor de beslissing van de KVS. Alle andere vragen vertrekken vanuit een zelfde premisse. De Morgen wordt doorheen de vragen systematisch neergezet als ‘een trouwe mediapartner’ en ‘een progressieve krant’. Impliciet is vanaf het begin de boodschap dat de beslissing van de KVS radicaal en buiten alle proporties is. Vooral de intonatie van de journaliste is duidelijk. Een tien jaar lange samenwerking wordt opgeblazen vanwege enkele columns van één journalist. Tien jaar versus twee columns van éénjournalist. Niet racisme wordt geproblematiseerd, maar de actie van de KVS.

Een principiële strijd en stellingname tegen racisme wordt blijkbaar niet erkend als legitiem. Het is geen strijd die gewoonnormaal bevonden wordt. Een principiële daad tegen racisme noodzaakt verdomd veel communicatie. Je moet je als maatschappelijke actor zeer expliciet verantwoorden voor een dergelijke positie en actie. Het is dan ook opmerkelijk dat de journaliste het principiële standpunt niet oppikt en constant terug refereert naar het praktische. Al haar vragen gaan over de ‘goede samenwerking met een trouwe partner’.

Als de journaliste Goossens niet zover krijgt om in te zien dat zijn actie buiten proportioneel is, verandert ze van richting en vraagt ze aan hem of de KVS daarmee ‘niet in eigen vel schiet’. Als ook daar een principieel antwoord op komt, sluit de journaliste af met “Jah, het zit u duidelijk erg hoog, merk ik.” Daarmee reframed ze de principiële antwoorden van Goossens als een emotionele daad. Goossens wordt terug neergezet als lichtgeraakt en hun reactie als buitensporig.

De verschuiving van ‘het normale’

Bovenstaand gesprek is symptomatisch voor het maatschappelijk debat over racisme in Vlaanderen. Niet degenen die racistische discoursen uiten moeten zich verdedigen, maar degenen die racisme aanklagen. Racistische discoursen, zelfs al zijn ze zeer expliciet en hebben ze een heel lange historische traditie, worden niet meer gezien als problematische gegevens. We lijken niet meer te erkennen dat dergelijke discoursen vormen van verbaal geweld zijn die, als we ze toelaten, ook mee de samenleving structureren. Een principiële reactie tegen racisme verdient in zo’n context een hele hoop communicatie. We zien hier een verschuiving van ‘het normale’. Waar de strijd tegen racisme lange tijd ‘normaal’ was, lijken we het nu ‘normaal’ te vinden dat we –als grap of ‘passend in de context’- racisme gaan bezigen. Dat toont aan dat onze normaliteit heel problematische vormen aanneemt. Het onderstreept dus dat de actie van de KVS geen moment te vroeg komt.

 

>>>

Ico Maly (1978) is doctor in de cultuurwetenschappen. Hij is coördinator van Kif Kif en gastprofessor Politiek en Cultuur aan het Rits. Hij schreef o.a. ‘N-VA | Analyse van een politieke ideologie’ (EPO, 2012) en ‘De beschavingsmachine. Wij en de islam’ (EPO, 2009). Samen met Jan Blommaert & Joachim Ben Yakoub schreef hij het boek ‘Superdiversiteit en Democratie’ (EPO, 2014) . 

Superdiversiteit, de democratische uitdaging

Superdiversiteit is een nieuw buzzwoord. Wereldwijd verschijnen er steeds meer artikels, boeken en onderzoeken over. Die wereldwijde stampede kan maar verklaard worden door de connectie met de realiteit. Onze leefwereld én onze levens zijn in een snel tempo aan het veranderen. Steden worden steeds meer het toneel van een enorme diversificatie van diversiteit. We leven vandaag niet alleen in geglobaliseerde, multireligieuze en meertalige wijken en steden, we leven ook zowel on- als offline. Superdiversiteit is de beschrijving van die complexe en inherent geglobaliseerde wereld waarin we leven. In dit artikel schetst Ico Maly deze nieuwe realiteit en de democratische uitdagingen ervan.

De betekenissen van superdiversiteit

We moeten starten met een disclaimer. De hype rond superdiversiteit betekent niet dat iedereen ook over hetzelfde spreekt als ze deze ‘nieuwe’ term hanteren. De dominante invulling van superdiversiteit is vooralsnog kwantitatief en eendimensionaal. We leven hier niet meer met vijf maar met 194 verschillende nationaliteiten op een grondgebied, ergo, we leven in een superdiverse samenleving. Deze invulling van superdiversiteit verschilt niet wezenlijk van het klassieke multiculturele denken. Mensen worden opnieuw opgedeeld in nationaliteiten en de samenleving wordt opnieuw voorgesteld als een verzameling van groepen mensen die gekenmerkt worden door hun nationaliteit. Om ‘die superdiverse’ samenleving leefbaar te maken wordt, net zoals in het multiculturele paradigma, ingezet op inburgering. De wijze waarop Geert Bourgeois superdiversiteit invult kan hier gelden als voorbeeld. Dit begrip van superdiversiteit is geen nieuw paradigma, geen breuk met het verleden en dus moeten er ook geen aanpassingen ten gronde gebeuren.

Deze invulling van superdiversiteit kampt met verschillende problemen. Ten eerste maakt ze slechts een heel klein brokje van de reële superdiversiteit zichtbaar: diversiteit in afkomst. En bovendien doet ze dat in het oude multiculturele jargon met een focus op nationale identiteit of cultuur die dan begrepen wordt als dé identiteit van mensen. De suggestie daarbij is dat mensen met eenzelfde nationaliteit ook eenzelfde identiteit, waarden en normen of cultuur delen. Dat is vandaag een empirische fictie. Zo komen we bij het tweede punt. In de dominante benadering kijkt men door de lens van kwantiteit en niet die van kwaliteit. Het gaat dan over aantallen nationaliteiten in plaats van over diepgaande veranderingen in hoe mensen vandaag leven en hun identiteit opbouwen. Dergelijke benadering van superdiversiteit herneemt het multiculturele paradigma. Superdiversiteit is dan niet meer dan een ‘leuke’ term om multiculturaliteit weer hip en wervend te maken, maar vooral om onze ogen te sluiten voor de realiteit en alles vooral bij het oude te laten.

Het punt is echter dat de realiteit zelf is veranderd en dat een multicultureel paradigma, ook al heeft ze een superdiverse verpakking, volstrekt ontoereikend is om de huidige realiteit te duiden en te begrijpen. Superdiversiteit is een nieuw paradigma die het multiculturele paradigma van weleer vervangt. De reden hiervoor is dat superdiversiteit een veel nauwkeuriger theorie aanreikt om de wereld van vandaag te verklaren dan de multiculturele voorloper. Superdiversiteit verwijst dan naar een multidimensionaal perspectief dat oog heeft voor diepgaande kwantitatieve en kwalitatieve veranderingen. Het gaat niet alleen over etniciteit, maar ook over genderrollen, subculturen én over ervaringen die mensen hebben met administraties en onderwijs, met hun statuut in de samenleving, hun sociale ‘klasse’, en zoveel meer. Superdiversiteit kunnen we bovendien maar begrijpen als we dat doen vanuit een historisch, politiek, sociaal, economisch, cultureel en technologisch perspectief.

Migratie, communicatie en het transnationale leven

Superdiversiteit is het gevolg van een nieuwe fase in de globalisering: de neoliberale globalisering. De doorbraak van die nieuwe fase wordt gesymboliseerd door de val van de Berlijnse muur en later die van de Sovjet-Unie. De bipolaire wereld behoorde tot het verleden, en dat had meteen materiële gevolgen. De koude oorlog was immers naast vele andere dingen ook een ordening van de wereld. Het wegvallen daarvan betekende dan ook dat de structuur van de wereld drastisch veranderde. Die veranderingen vertalen zich onder andere in heel nieuwe migratie en in heel nieuwe migratiepatronen. Vandaag schrikken we niet meer van Poolse, Bulgaarse of Roemeense nummerplaten in het straatbeeld, net zoals de aanwezigheid van Chinese studenten aan onze universiteit tegenwoordig ‘normaal’ is. Twee decennia terug was dit hoogst uitzonderlijk.

Niet alleen de migratielanden worden diverser, maar de migratiepatronen worden ook steeds complexer. Lineaire migratie vanuit Agadir naar de Brugse Poort in Gent bijvoorbeeld is vandaag een uitzondering, terwijl heel complexe migratiepatronen steeds meer de regel worden. Mensen migreren nu tussen meerdere landen en bouwen daar ook hun leven uit. Transnationalisme wordt voor meer en meer personen een inherent deel van hun leven. Professoren moeten bijvoorbeeld op transnationale schaal opereren. Dat is niet alleen een vereiste om bij de top te behoren, maar zelfs een voorwaarde om bijvoorbeeld aan de universiteit in Gent aan de slag te kunnen. Zonder internationale publicaties tel je niet mee. Hetzelfde zien we gebeuren in andere domeinen: ook politici en bedrijfsleiders opereren op een transnationale schaal. Dat transnationaal leven is niet alleen een kenmerk van een kleine elite, we zien dat meer en meer mensen op die schalen hun leven uitbouwen. Zo vinden we Poolse werknemers van Poolse bedrijven die op de hele Europese markt actief zijn, net zoals Belgische werknemers in bijvoorbeeld de luchtvaarindustrie in een transnationaal veld werken. Er ontstaan ook religieuze entrepreneurs die op een internationale schaal kerken uitbouwen.

Een transnationaal leven is vandaag niet alleen meer het voorrecht van de elite of het noodlot van de lage klassen, het dringt steeds meer door tot het leven van iedereen. Zeker als we nog eens de impact van de nieuwe media in rekening brengen, die hun opmars kennen in dezelfde periode dat we nieuwe migratie zien ontstaan. GSM’s, satellieten, internet, Facebook, Skype, WhatsApp en Viber hebben niet alleen een heel grote impact op de menselijke communicatie, ze zijn ook bepalend voor identiteits-en cultuurproductie. We leven vandaag onze levens zowel on- als offline. Die nieuwe media hebben niet alleen een grote impact op de diaspora, ze kleuren het leven van iedereen. We onderhouden niet alleen meer en meer vriendschaps- of professionele banden op een transnationaal niveau, we bouwen er met zijn allen ook een identiteit op. Hipsters, hijabista’s, skaters, emo’s, goth’s, elite-culture, grunge, death-metal, gabbers en housers; het zijn allemaal inherent geglobaliseerde subculturen of micro-hegemonieën. De ‘grote identiteitsbouwstenen’ zoals nationaliteit zijn vandaag slechts een van de vele groepsidentiteiten die mensen bezitten. Die nationale identiteit kan nog heel belangrijk zijn in bepaalde contexten (als de nationale ploeg speelt) maar compleet irrelevant worden in bijvoorbeeld de werkcontext of op het moment dat je naar een optreden van Pearl Jam kijkt. In die context worden heel andere groepsidentiteiten geactiveerd.

Die subculturen zijn van cruciaal belang om identiteit te begrijpen in de 21ste eeuw. We spreken vandaag binnen de antropologie steeds meer over identiteit als ‘life-project’. Als het vrij bewust construeren van identiteit binnen verschillende micro-hegemonieën. Onze identiteit bestaat dan net in het feit dat we kunnen functioneren binnen heel uiteenlopende micro-hegemonieën: we kennen er de normen van, weten welke soort taal we moeten spreken (moeten we het woord ‘cool’ gebruiken, of moeten we iets cools ‘deck’ noemen om in te zijn in een hipster-context?) en hoe we ons uiterlijk moeten stileren. En ‘wie’ we zijn, kan sterk verschillen naargelang de verschillende contexten waarbinnen we onszelf zijn. Dat levert echter geen meervoudige, paradoxale of andere identiteiten op. Het punt is dat we in elk van die contexten perfect ‘onszelf’ zijn. Zo kan iemand overdag perfect geïntegreerd zijn binnen een managerscultuur en dus de ‘juiste’ kleren dragen, de juiste telefoon hebben en het juiste taaltje spreken (een Nederlands vol Engels jargon), terwijl diezelfde persoon ’s avonds tijdens een concert van Pearl Jam perfect geïntegreerd kan zijn in de ‘grunge-cultuur’. Een vrouw kan bij haar vriendinnen perfect geïntegreerd zijn binnen een feministische cultuur – en dus ook die taal beheersen – terwijl ze zich in haar gezin settled in een klassiek rollenpatroon. Het betekent echter ook dat iemand perfect geïntegreerd kan zijn in de schoolcontext en binnen de subcultuur van hijabista’s, en net daardoor als niet-geïntegreerd kan beschouwd worden op een stageplaats of een discotheek. Het punt is dat ‘onze identiteit’ bestaat binnen die verschillende contexten. We zijn dus wie we zijn omdat we geïntegreerd zijn binnen een reeks van dergelijke subculturen.

We leven vandaag in een fundamenteel andere wereld dan ettelijke decennia geleden en dat vereist dat we heel wat zaken ont-denken en herdenken. Het mag duidelijk zijn dat ‘geïntegreerd’ zijn in die reële wereld iets helemaal anders betekent dan in het ‘minderhedendecreet’. Wanneer is een zestienjarige jongen geïntegreerd op school? Als hij spreekt en zich kleedt als Peter De Roover? Of als hij spreekt en gekleed loopt als hipster of skater? Het punt hier is dat we in heel veel verschillende contexten moeten geïntegreerd zijn als we willen ‘slagen’ in onze samenleving. We moeten geïntegreerd zijn in onze straat, op de arbeidsmarkt, in onze familie, in onze subcultuur, … Concreet: voor een Bulgaarse koffiehuisuitbater in de Wondelgemstraat is het hoogstwaarschijnlijk interessanter om de superdiverse populatie aan te spreken in die straat dan om zich te richten op hipsters. Het gebruik van Turks, Bulgaars en Bulgaars-Nederlands is dan interessanter om zijn zaak te doen draaien, in plaats van zich te richten op een groep zoals de hipsters, die nagenoeg afwezig is in de wijk. Waar de hipster 6 euro wil betalen voor een professionele Barista-koffie, zal dit concept in een armere wijk als het Rabot niet veel succes oogsten. Geïntegreerd zijn in de Wondelgemstraat betekent dan ook iets helemaal anders dan geïntegreerd zijn in Antwerpen-Zuid.

Onze wereld wordt gekenmerkt door een enorme diversificatie van diversiteit. Die diversificatie van diversiteit is per definitie multidimensionaal: ze slaat op zowel afkomst als religie, op politieke overtuiging als op subcultuur, op taalgebruik als op ervaringen in het onderwijs, kortom: op al die verschillende contexten waarbinnen we onze identiteit uitbouwen. En noteer dat superdiversiteit ieders realiteit is, en dus niet alleen slaat op ‘de Ander’, ‘de allochtoon’ of ‘de vreemdeling’. Geïntegreerd zijn bekijken we dan ook best in relatie met al die contexten waarin mensen leven, en niet vanuit een soort fictieve abstractie van die samenleving.

Neoliberalisme, nationalisme en het failliet van het integratiebeleid

Superdiversiteit is, we zeiden het al, een gevolg van de neoliberale globalisering. Als we superdiversiteit en de gevolgen ervan ten gronde willen begrijpen, dan moeten we het plaatsen binnen dat historisch perspectief. Die neoliberale globalisering start in het midden van de jaren 70 en wordt hegemonisch na de val van de Sovjet-Unie. Die omwenteling vertaalde zich in een reeks globale politiek-economische en ideologische omwentelingen met vergaande materiële gevolgen. Superdiversiteit is er daar maar één van. Die evoluties hertekenden wijken, steden, landen en uiteindelijk de hele planeet. De wereld is vanaf die jaren heel intens verstrengeld met elkaar. Het is dan dat China instapt in het kapitalistisch systeem, dat India ingrijpende politiek-economische veranderingen doorvoert, dat Zuid-Afrika niet alleen de apartheid afschaft maar zich ook inschakelt in die neoliberale wereldorde. De voormalige Sovjet-Unie wordt in die periode een nieuw speelterrein voor ‘durfkapitalisten’, terwijl Europa het Verdrag van Maastricht goedkeurt. De sociaaldemocratie slaat in diezelfde periode de Derde Weg in en zweert Marx af.

Het TINA-argument weerklinkt vanaf dan zeer luid. ‘There is no alternative’ voor een op neoliberale leest geschoeide samenleving. De idee dat de markt en de democratie twee zijden van dezelfde medaille waren, begon steeds meer weerklank te vinden. Democratie en de neoliberale markt moesten we tegen alle historische bewijzen in gaan begrijpen als een onafscheidbaar koppel. Het onderwerpen van de welvaartstaat aan de ‘wetten’ van de markt zou een goede zaak voor de democratie zijn. Privatisering was het ordewoord. Die neoliberalisering van de wereld ging gepaard met open grenzen voor goederen en kapitaal, een afbouw van de sociale staat, een enorme druk op de lonen, de opgang van (de machtsbasis van) multinationals, in- en outsourcing, stijgende mobiliteit maar ook nicheproductie.

De gevolgen van die omslag in dominante ideologie beperkten zich niet enkel tot ideeën, maar vertaalden zich ook in de realiteit. ‘De economie’ krijgt vanaf die periode een sterke overmacht op de politiek. Nationale staten worden steeds meer herleid tot uitvoerders en steunpilaren van een neoliberale economische politiek. Dat vertaalt zich in een hertekening van de relatie tussen burger en staat. Niet de harde domeinen (arbeidsmarkt, huisvesting, onderwijs, ongelijkheid, …) staan centraal maar de zachte domeinen (waarden en normen, taal, identiteit, cultuur, respect) worden als prioritair naar voor geschoven. Die overmacht van de economie op de politiek gaat gepaard met een groeiende kloof tussen arm en rijk. Steeds meer kapitaal komt in handen van steeds minder mensen. En net op het moment dat er nood is aan een performante politiek op de harde domeinen oriënteert de politiek de blik op de zachte domeinen. Kortom, het is in die jaren, waarin we met zijn allen het steeds moeilijker hebben om sociaaleconomisch en politiek geïntegreerd te zijn, dat culturele integratie van nieuwkomers opgang maakt als ‘de oplossing’ voor migratieproblemen.

De neoliberale globalisering krijgt een neoliberaal, nationalistisch antwoord. Migratie wordt in die periode meer en meer gezien als een cultureel probleem en een economische opportuniteit. Migratie, en dan vooral slechte – lees arme – migratie moet zoveel mogelijk tegengehouden worden. Dat vertaalt zich enerzijds in pogingen om arme migratie te reguleren door het verstrakken van asielwetgeving, het uitbouwen van asielcentra en bureaus voor schijnhuwelijken, anderzijds in het faciliteren van multinationals en hun bedrijfsleiders en het aantrekken van topsporters … Op het moment dat die ongewilde migratie toch aanwezig is in het land, komt er een enorme focus op culturele integratie. Onderliggend aan dit migratie- en integratiebeleid ontwaren we een neoliberaal nationalisme. De natie moet gevrijwaard worden in tijden van globalisering. Dat kan maar doordat die natie weet te concurreren op wereldschaal met andere naties. Tegelijkertijd moet men ook zorgen dat de natie – zoals ze verbeeldt wordt in het klassieke nationalisme – nog overleeft, en dus wordt er heel sterk ingezet op homogenisering.
Het resultaat van een dergelijk integratie- en economisch beleid is een enorme verdieping van ongelijkheid. Enerzijds zien we de constructie van ongelijke rechten. Nieuwkomers hebben maar hun volledige politieke, economische, sociale, religieuze en culturele rechten als ze doorheen alle inburgeringstrajecten en nationaliteitsprocedures lopen. Migratie en transnationaal leven en werken vertaalt zich vandaag altijd in een verlies aan rechten. De oude verlichtingsdroom van onvervreemdbare rechten is nog lang niet gerealiseerd. Meer nog, het beleid maakt rechten voorwaardelijk aan die culturele integratie. Bovendien fungeert heel het integratiediscours ook als een instrument van ongelijkheid. Zo worden ‘allochtonen’, ook al hebben ze de nationaliteit en dus officieel gelijke rechten, nog steeds geconfronteerd met structureel racisme. Ze worden dagelijks beoordeeld op hun graad van integratie: als ze solliciteren, als ze een huis zoeken en zelfs als ze naar de winkel gaan. Die ‘evaluaties’ weerspiegelen zich in de structuur van de samenleving.

Anderzijds zien we dat zowel allochtoon als autochtoon, nieuwkomers als tweede en derde generaties geconfronteerd worden met een herschepping van de sociaaleconomische organisatie. Uiteraard is België nog relatief gevrijwaard van al te dogmatische en radicale hervormingen op neoliberale leest. Desalniettemin zien we wel degelijk dat de neoliberale dogma’s gedurende de laatste decennia steeds meer ingang vinden. We zien dit in het ontstaan van de tweede en derde pensioenspijler, de degressiviteit van de werkloosheidsvergoedingen, de privatisering van allerlei staatsbedrijven, de afschaffing van het brugpensioen, de druk op de lonen, …

Al deze evoluties, het algemeen neoliberaal beleid, de afbouw van de sociale staat, het integratie- en migratiebeleid als antwoord op een realiteit van transnationalisme en superdiversiteit, verdiepen de ongelijkheid en zorgen voor een afbouw van rechten. Zo’n politiek-economisch beleid is in tijden van globalisering en superdiversiteit uitermate problematisch. Politici creëren zo de illusie dat men op een lagere schaal (Vlaanderen in plaats van België) een afdoend antwoord kan bieden op de globalisering. Dat is natuurlijk volksverlakkerij. In tijden van superdiversiteit en globalisering hebben we een democratie nodig die werkt op verschillende schalen. Als we, als bevolking, onszelf meer democratische zeggenschap willen geven over onze economie, dan moet de democratie onvermijdelijk ook werken op een hogere schaal dan de louter nationale. Concreet: omdat de democratie verankerd zit op een stedelijke, regionale en nationale schaal terwijl de economie aangestuurd wordt vanuit hogere schalen, worden landen ingeschakeld in een concurrentielogica. Dat zorgt niet alleen voor een druk op de lonen of op de sociale zekerheid, het zorgt er ook voor dat onze rechten gebonden zijn aan die nationale schaal. Superdiversiteit dwingt ons om ons leven en dus ook onze democratie op een transnationale schaal te gaan denken.
Superdiversiteit, neoliberaal nationalisme en de verdieping van ongelijkheid

Het mag ondertussen duidelijk zijn dat de ‘super’ in superdiversiteit niet slaat op de super zoals in superleuk, supercool of supertof. De ‘super’ in superdiversiteit slaat op ‘van een andere orde’, ‘van een andere grootte’. Superdiversiteit is dus niet iets dat we moeten vieren, noch is het iets dat we a priori moeten beladen met alle zonden van de wereld. Superdiversiteit is een beschrijving van de wereld waarin we leven en daar niets inherent slechts of goeds aan toekent. Het probleem zit hem niet zozeer in de realiteit – die is er als we dat nu willen of niet – maar in het beleid ten aanzien van die realiteit. Superdiversiteit wordt te lijf gegaan met een neoliberale, nationalistische politiek. In plaats van te strijden voor meerschalige politiek en het upscalen van onze democratie naar een Europees niveau, zien we een enorme golf aan nationsplitters opstaan, die onze democratie willen doen opereren op een kleinere schaal en dus ook onze solidariteitsmechanisme en rechten willen herschalen. In de feiten spelen we zo een neoliberale politiek in de kaarten, want we verkleinen onze democratische macht en verscherpen de concurrentie.

Een nationale politiek is vandaag per definitie neoliberaal omdat ze zich in grote mate schikt als een uitvoerder van wat er op hogere schalen beslist is. Dat neoliberale nationalisme is vandaag dominant en resulteert in de laatste decennia in een stelselmatige verdieping van ongelijkheid. Die groei van ongelijkheid, zowel in rechten als sociaaleconomisch, raakt het fundament van onze democratie: het gelijkheidsbeginsel. Dat is een dijk van een democratisch probleem. Superdiversiteit dwingt ons om onze democratie te herdenken, te verdiepen en te herschalen. Doen we dat niet, dan moeten we ook aanvaarden dat we niet in een Verlichte democratie leven.
Ico Maly

 

Ico Maly, doctor in de Cultuurwetenschappen, gastprofessor aan het Rits en coördinator van Kif Kif, schreef samen met Jan Blommaert en Joachim Ben Yakoub een boek over dit thema: ‘Superdiversiteit en democratie’ (Uitgeverij Epo, 2014).

 

>>> Dit artikel is reeds verschenen in ‘de Geus

>>>> Meer info over het boek ‘Superdiversiteit en democratie’ vindt u op de Facebookpagina

De schuld van het slachtoffer: Racisme à la Homans

De reactie van de Antwerpse schepen van diversiteit Liesbeth Homans op het opiniestuk van Samira Azabar bevestigt een punt dat ik al langer maak inzake de visie van N-VA op racisme: voor racismebestrijding moet je niet bij N-VA zijn. Racisme, als het al erkend wordt door deze partij, wordt niet begrepen als een dominante ideologie die structureel verankerd zit in onze samenleving met alle uiterst nefaste effecten van dien, maar als iets uitzonderlijks dat getriggerd wordt door de slachtoffers zelf. Niet racisme moet bestreden worden, maar de slachtoffers moeten inspanningen leveren. Dat mechanisme is gekend, het heet “blaming the victim”. Hoog tijd om de schepen een kleine introductie aan te bieden inzake racisme. 

Ten eerste is het belangrijk in te zien dat racisme nauw verbonden is met de politiek. Dat politieke aandeel in racisme wordt door Homans resoluut ontkend. De politiek kan volgens haar enkel het bestaande racisme ‘beperken’, niet uitroeien. Racisme lijkt zomaar te ontstaan in de samenleving, de politiek lijkt daar geen rol in te spelen. Voor een schepen van diversiteit verraadt Homans dus bijzonder weinig kaas gegeten te hebben van racisme. Als Homans zich even zou inlezen in de literatuur (ze kan bijvoorbeeld het gratis e-boek Cultu(u)rENpolitiek op KifKif.be downloaden) dan zou ze vaststellen dat de politiek net een cruciale rol speelt in het voeden van racisme. Dan zou ze begrijpen dat het discours over ‘de islam’ zoals het in de laatste decennia gevoerd is racisme genereert. Dan zou ze ook begrijpen dat haar voorzitter in de laatste weken net zijn uiterste best heeft gedaan om dit islamofobe discours verder te verspreiden en te versterken.

Ten tweede: racisme houdt machtsongelijkheid in stand. Racistische discoursen zijn niet louter woorden, ze voeden handelingen van mensen. Deze discoursen creëren ongelijkheid en houden die ongelijkheid in stand door ze voor te stellen als normaal (eigen aan kenmerken van de slachtoffers bijvoorbeeld). Discoursen hebben dus onvermijdelijk een materiële vertaling: ze structureren onze samenleving. De dominante denkbeelden in de samenleving sluipen binnen in het onderwijs en zorgen daar voor ongelijkheid (zie de uitstekende onderzoeken van de UA:http://www.oprit14.be/ ). De dominantie van het racisme is ook de verklaring voor de ongelijke positie op de arbeidsmarkt. Het is dat racisme dat verklaart waarom ook hooggeschoolde ‘allochtonen’ zoveel vaker in de werkloosheid belanden als hun autochtone collega’s. Dat is ook de verklaring van het LiFo-principe (last in, first out) waar ‘allochtonen’ mee te maken hebben in onze samenleving. Dat is ook de verklaring waarom steeds meer ‘allochtonen’ van de tweede en derde generatie België verlaten en in het buitenland werk zoeken. België heeft een structureel racisme probleem en dat is geen nieuw gegeven.

Ten derde is racisme een strafbaar feit. Racisme is dus niet relatief, het is een misdaad tegen de mensheid. De wet an sich zal het racisme inderdaad niet doen verdwijnen. Het afdwingen en toepassen van de wet zal dat wel doen. Daar wringt het schoentje: de wet is in België vaak niet toepasbaar wegens gebrek aan bewijslast (tastbare bewijzen zijn zeldzaam, werkgevers weten ondertussen dat ze niet moeten schrijven dat iemand niet aanvaard is omdat hij Turk is). Kif Kif roept daarom al jaren op dat de politiek werk maakt van een juridisch kader om praktijktests uit te voeren. Oorverdovende stilte, dat is wat de politiek laat horen. Homans is dan ook ronduit cynisch als ze enerzijds stelt dat justitie haar werk moet doen met betrekking tot racisme, maar er meteen bij zegt dat we niet op de wet moeten rekenen om racisme te bestrijden. Als het van N-VA afhangt zal dat inderdaad de realiteit zijn en blijven. Zo is haar partijgenoot Theo Francken van oordeel dat het Centrum (voor Gelijkheid van kansen en Racismebestrijding) geen juridische strijd moet voeren tegen racisme en de Antwerpse fractieleider van N-VA, Gantman, vindt zelfs dat het moet afgeschaft worden. N-VA is ook effectief een tegenstander van praktijktests.

De tekst van Homans is dus uiterst leerrijk. Het toont aan dat we van Homans en haar partij weinig moeten verwachten in de strijd tegen racisme. Niet de racist moet aangepakt worden als het van N-VA af hangt, maar het slachtoffer moet veranderen. Dat heeft het voordeel van de duidelijkheid: racisme wordt ongemoeid gelaten.

Ico Maly (1978) is doctor in de cultuurwetenschappen (Universiteit Tilburg), licentiaat in de Vergelijkende Cultuurwetenschappen en postlicentiaat in de Ontwikkelingssamenwerking, optie politiek en conflict (UGent). Hij is coördinator van Kif Kif  en gastprofessor Politiek en Cultuur aan het Rits. Hij schreef o.a. ‘N-VA | Analyse van een politieke ideologie’ (EPO, 2012) en ‘De beschavingsmachine. Wij en de islam’ (EPO, 2009). Op 20 februari 2014 stelt hij samen met Jan Blommaert & Joachim Ben Yakoub het boek ‘Superdiversiteit en Democratie’ voor. 

 

>>> Klik hier voor de brief van Liesbeth Homans.

>>> Klik hier voor de brief van Samira Azabar (Motief vzw, BOEH) eerder deze week: ‘Antwerpen, ik hou van u, ik walg van u’ (een reactie op een Brief van Riadh Bahri (Een))

>>>> Lees hier het Kif Kif dossier ‘Racisme is…’ 

Vlaamse strijd in Syrië: contouren van een analyse

Het idee dat op vele fora dominant is, namelijk dat we dan van “hen” af zijn, is niet alleen racistisch en kortzichtig, het is alvast een deel van het probleem.

Het feit dat tientallen Vlaamse jongeren naar Syrië trekken om daar te strijden tegen het regime van Assad is zonder meer verontrustend. Berichten in de media, maar ook uit de straat wijzen op een groeiende groep jongeren die ten strijde trekt. Het profiel van de jongeren is vaak vrij gelijklopend: ze zijn jong, ze zitten vaak in de marge van de samenleving, en zijn in de greep van een jihadistische ideologie belandt. Er ontplooien zich nu drama’s in vele allochtone en autochtone gezinnen. Het idee dat op vele fora dominant is, namelijk dat we dan van “hen” af zijn, is niet alleen racistisch en kortzichtig, het is alvast een deel van het probleem.

De situatie is schrijnend en verdient heel duidelijke politieke en maatschappelijke actie. Er wordt echter nogal geheimzinnig gedaan over de omvang van het fenomeen, haar oorzaken en mogelijke oplossingsstrategieën. Vaak komt men niet veel verder dan dat het dramatisch is en dat het hun eigen keuze is om de woorden van Bart Somers te gebruiken. Het gaat hier nochtans niet om een individueel gegeven, maar om een complex sociaal gegeven dat we best in alle openheid bespreken.

De analyse

Elke oplossing begint met een gedegen analyse. Het is daarom van cruciaal belang dat we de complexiteit van deze realiteit in rekening brengen. Immers als we niet goed begrijpen wat zich hier afspeelt, dan zullen de genomen maatregelen op basis van die matige kennis de problemen enkel doen toenemen in plaats van ze krachtdadig aan te pakken. De gedetailleerde analyse moet nog gemaakt worden, maar de globale contouren zijn al langer duidelijk. Wat we vandaag zien ontplooien is een gelaagd en vrij recent fenomeen. Het is zowel een lokaal als een geglobaliseerd gegeven. En om dit ten volle te begrijpen dienen we terug te gaan naar de jaren 90.

Globaal zien we twee grote evoluties die we onvermijdelijk in de analyse moeten opnemen als we de huidige realiteit willen begrijpen. Ten eerste zien we sinds de jaren 90 de opkomst van nieuwe communicatietechnologieën. Nieuwe media zoals het internet, satelliet, chat, Facebook, Twitter en Youtube zorgen ervoor dat mensen hun identiteit niet meer louter lokaal opbouwen, maar zich ook op wereldwijde peergroups oriënteren. Concreet, zien we dat allochtone en autochtone jongeren in ons land zich oriënteren op een internationale hiphop of skatecultuur, we zien dat autochtone en allochtone jongeren identiteit produceren als Hijabista of dat ze meer vrienden hebben in de wereld dan in hun straat doordat ze actief zijn in World of Warcraft. Het betekent dus vooral dat onze wereld complexer geworden is en dat identiteitsproductie niet enkel in de straat gebeurd, maar geglobaliseerd is.

Die wereldwijde peergroups zijn één element in de verklaring waarom jongeren hun leven op het spel zetten en tegen de wil van hun ouders en vrienden afreizen naar Syrië. De wereld is in die zin een dorp geworden, maar dat heeft dus lang niet alleen positieve effecten. Dat betekent ook dat een groep jongeren zich solidair voelt met de Koerdische verzetsbeweging, of zich kan laten beïnvloeden door radicale jihadi’s die met de verspreiding van gruwelijke beelden en een scherp wij-en-zij-discours jongeren rekruteren voor de oorlog in Syrië.

Die ideologische beïnvloeding van jongeren in Antwerpen, Vilvoorde en Brussel zou echter weinig impact hebben mocht ze niet kaderen binnen een tweede onmiskenbare evolutie die sinds de jaren 90 van grote invloed is op het denken in de wereld. Sinds de jaren 90 en zeker na 9/11 zien we een scherpe polarisering in de wereld en in ons land tussen ‘het Westen’ en ‘de islam’. Dit bipolaire wereldbeeld heeft niet alleen de “War on Terrorism” op gang getrokken, ze heeft ook gezorgd voor een heropleving van een jihadi-islam die mobiliseert tegen een imperialistisch en islamofoob Westen. Dat is ook het rekruteringsverhaal van jihadi-bewegingen in Syrië en in ons land: ze stellen het voor als een strijd van moslims tegen een seculiere Assad, een dictator die zijn burgers vermoord.

Deze globale dimensie verklaart echter nog niet waarom er zoveel jongeren specifiek vertrekken uit België om te strijden in Syrië, of correcter waarom er zoveel jongeren vertrekken vanuit grootsteden als Antwerpen. Om dit te begrijpen is het van groot belang om de sociale, economische en politieke plaats van deze jongeren in de samenleving te begrijpen.

Vanaf de jaren 90 stond migratie, onder aanvuren van het Vlaams Blok, bovenaan de politieke agenda. Het integratiedebat werd in één decennium hertaald tot een islamdebat. Hun cultuur was het probleem, aldus het dominante discours. Intellectuelen legitimeerden dat de islam minderwaardig was. Sociologen als Marion van San legitimeerden, zij het op wankel onderzoek, het idee dat criminaliteit een cultureel gegeven was. Er stond een groot amalgaam rond woorden als islam, cultuur, terrorisme, criminaliteit, antidemocratisch, … Hun cultuur en de islam in het bijzonder werd steeds meer voorgesteld als problematisch. Dit beeld werd na 9/11 steeds vaker gereproduceerd als een louter “feit”.

Media en politici hanteerden stoere taal ten aanzien van ‘allochtonen’ en moslims in het bijzonder. Die beeldvorming zorgde voor een vergaande uitsluiting en baarde kritische bewegingen van onderuit zoals Kif Kif, AEL, talloze federaties en middenveldorganisaties die de strijd tegen racisme op de agenda trachten te plaatsen. De geschiedenis leert ons ondertussen wat daar gebeurd is. Deze strijd van onderuit werd afgedaan als radicaal, ongewenst en overbodig. Als er plaats was in de media voor deze organisaties, dan was dat vooral uit redenen van verkoopbaarheid. Ze werden opgevoerd als het tegengestelde van de Vlaming. Er werd vooral niet geluisterd naar deze stemmen en er werd verder ingezet op aanpassing, al werd het inburgering genoemd.

In naam van de democratie, in naam van de mensenrechten werden echter ongelijke rechten bepleit. Jongeren die dag in, dag uit ongelijkheid als realiteit kennen, werden om de oren geslagen met een discours dat “ons” verbeeldde als democraten bij uitstek en dat dat als argument gebruikte om hen ongelijke rechten toe te kennen op lokaal vlak. Aan de loketten en in scholen moest subjectieve neutraliteit de norm zijn, met als gevolg dat een groep moslimmeisjes uitgesloten werd en een veel grotere groep moslims zich geviseerd voelden. Democratie, neutraliteit, vrijheid, verlichting werden allemaal ingezet als uitsluitingsargumenten. In de globale arena diende deze beeldvorming als de verantwoording voor verschillende oorlogen tegen Irak, Afghanistan en Libië. Kortom, zowel lokaal als globaal leerde dit discours jongeren in ons land dat ze van democratie niet veel moesten verwachten om hen een beter leven te geven. Dat ze er niet echt bij hoorden.

Hoewel iedereen de mond vol had van democratie, werd er niet meer ingezet op een uitbreiding van democratie, op een krachtdadige strijd tegen discriminatie, op het streven naar gelijkheid… Het gevolg is een steeds groeiende allochtone onderklasse en een steeds stevigere radicalisering. Reeds in 2005 waarschuwde Kif Kif dat verschillende grootsteden, waaronder Brussel en Antwerpen een sociaaleconomisch kruitvat vormen. 50% van de werkzoekenden in Antwerpen is allochtoon. De armoede neemt steeds meer toe onder ‘ allochtonen’. Meer dan 50% van de mensen met een Marokkaanse of Turkse familiegeschiedenis leven onder de armoede grens. Elk onderzoek treft structurele en manifeste discriminatie aan en dat al twee decennia lang. Niemand horen we echter spreken over een ‘nultolerantie’ tegen racisme, niemand spreekt over het failliet van het beleid. Racisme is nochtans alomtegenwoordig. Niet alleen het internet bulkt van de racistische commentaren, de discriminatie vertaalt zich in onze samenleving: in de uitgangswereld, op de huurmarkt en op de arbeidsmarkt.

Allochtoon en dan vooral moslim zijn in deze samenleving staat synoniem voor een tweederangspositie. Hun toekomstperspectief ziet er veel minder rooskleurig uit dan dat van de gemiddelde autochtoon. Koppel deze lokale positie aan een jihadistisch discours van ‘moslims’ die zich nuttig kunnen/moeten maken door te strijden tegen barbaren, aan gruwelijke beelden van de daden van Assad en we kunnen enigszins beginnen te vatten hoe sommige jongeren een dergelijke drastische beslissing nemen. Hoe het komt dat tieners en jonge twintigers radicaliseren. Hoe het komt dat ze zich aansluiten bij sektes a la Sharia4Belgium. Hoe het komt dat ze beslissen om te gaan strijden. Een dergelijk kruitvat is de ideale voedingsbodem voor radicalisering. Jongeren zonder toekomstperspectief zijn vatbaar voor radicale ideologieën die hen een vals toekomstperspectief, een zin in het leven geven, met alle dramatische gevolgen van dien. Een klein deel van de nieuwe generatie Belgische moslims zoekt nu haar heil in een strijd in Syrië. Dat is niet alleen een globaal gegeven, maar ook heel duidelijk een lokaal gegeven en vergt dan ook een complexe aanpak.

De toekomst

Bovenstaande ruwe analyse toont de complexiteit van het probleem, het toont ook dat dit probleem zowel lokaal als globaal is en dat het actie vereist. Vraag is nu welke actie. Dat is natuurlijk een oefening voor de beleidsverantwoordelijken, we kunnen enkel maar hopen dat er in die oefening niet louter voor een repressieve aanpak gekozen wordt, maar dat ze ook werkt aan een sociale aanpak. We lijsten enkele elementen op:

1. Politieke spelletjes en electorale agenda’s laten we best achterwege. De politieke recuperatie van deze schrijnende realiteit kan die situatie enkel maar verergeren met dramatische gevolgen van dien voor de familie en vrienden van jongeren. Politici maken best niet teveel kabaal in de media, maar kijken best heel praktisch en kordaat welke te volgen weg is.

2. Laten we ons alstublieft ook ver houden van culturalisering, want die culturalisering is deel van het probleem. We zien hier geen probleem eigen aan DE islam. De realiteit is veel complexer dan dat. We mogen niet vergeten dat moslims, zowel in Syrië als in ons land slachtoffers zijn. Er is geen zwart-wit-beeld. Discoursen over problemen inherent aan de islam slaan de bal serieus mis. De jihadistische ideologie overtuigt slechts sommige jongeren en dat leidt tot scherpe tegenstellingen binnen de verschillende moslimgemeenschappen in ons land. Het feit dat jongeren vertrekken, zorgt ervoor dat ouders met de handen in het haar zitten en vaak niet weten waar ze terecht kunnen. Vele gezinnen zijn radeloos. Dergelijke culturalisering zorgt er bovendien voor dat niet alleen de polarisatie toeneemt, maar dat bezorgde moslimouders niet weten waar ze terecht kunnen met hun angsten en bezorgdheden. Het zorgt niet alleen voor een gebrek aan vertrouwen van deze ouders in de politiek, de politie en de media, het vormt steeds opnieuw een bevestiging voor jongeren die in de ban zijn van het jihadisme en dat er hier geen plaats is voor hen. Dat vertrouwen herstellen en hen een toekomstperspectief geven is van cruciaal belang.

3. Dat toekomstperspectief kan maar geboden worden als er dus ook gekeken worden naar de bestaande realiteit. En die realiteit in ons land is niet rooskleurig, het is een realiteit van discriminatie en ongelijkheid, van precaire levensomstandigheden en gevoelens van uitsluiting en een gebrek aan hoop. Hieraan sleutelen is van cruciaal belang willen we de voedingsbodem wegnemen van die jihadistische radicalisering.

4. Ten vierde is het van groot belang dat de informatie van veiligheidsdiensten zoals de Staatsveiligheid en OCAD, maar ook van universiteiten niet alleen samengelegd wordt en doorstroomt naar het justitieel en politioneel apparaat, ook het middenveld zou hier zicht moeten op krijgen. Het middenveld is een cruciale partner in de strijd tegen radicalisering, het is het middenveld die vaak als eerste heel concrete problemen signaleert en beleidsmakers en politie bekritiseert op hun blinde vlekken. Het zijn zij ook die in alle stilte het probleem aanpakken en ervoor zorgen dat de jongeren een andere kijk op de samenleving krijgen. We leven echter in een imagosamenleving waarbij politici maar al te vaak kritiek willen smoren in plaats van er van te leren bij het voeren van hun beleid. Racisme en ongelijkheid aankaarten werd afgedaan als ‘politiek correcte praat’ in het beste geval, als radicaal en schandalig in het slechtse.

5. Ten vijfde betekent dit ook dat we niet louter een justitiële aanpak kunnen hebben, maar dat een sociaaleconomische aanpak van cruciaal belang is. Heel concreet moeten we denken aan hoe we jongeren verhinderen te vertrekken enerzijds en anderzijds moeten we kijken hoe we de jongeren die terugkomen opvangen. Ook mogen we zeker niet vergeten om algemeen preventief de jongeren een toekomst te geven hier. Zij zijn Belgen en verdienen hier een volwaardig leven. De geschiedenis van de Afghaanse strijd in de jaren 80 leert ons immers dat strijders ook terugkomen met de nodige littekens, maar ook mogelijks met een rekruteringsopdracht.

Tijd voor actie

Tientallen, zo niet honderden Vlaamse jongeren vertrekken naar Syrië om daar te gaan strijden. Dat zijn menselijke drama’s. Zeer zeker. Maar het is meer, veel meer. Het is een geglobaliseerd samenlevingsprobleem. Een democratisch probleem van ons allen. Het gaat iedere mens aan op het grondgebied België en zelfs in de wereld. We zouden er dan ook maar beter met zijn allen van wakker liggen. Het toont ons heel duidelijk, althans voor degenen die het willen zien, de wereld waarin we leven. En die wereld is heel complex. Complexer dan ooit te voren waarschijnlijk.

De geschiedenis herhaalt zich nooit tweemaal op dezelfde wijze. Schalen, contexten en dimensies verschillen steeds weer opnieuw. Vandaag leven we in een tijd van superdiversiteit en die is bij uitstek geglobaliseerd en vooral gelaagd. Het schept een heel nieuwe, complexe, sociale realiteit en dat zorgt ervoor dat we heel nieuwe manier van samenleven moeten organiseren. Met nationalisme en inburgering gaan we er niet komen, een nadruk op onvervreemdbare mensenrechten voor eenieder en democratie als ideologie is de weg die we in tijden van globalisering moeten bewandelen.

Als we de nieuwsberichten van de laatste tijd over jongeren die naar Syrië trekken om daar te strijden willen begrijpen, dan kunnen we dat enkel maar doen vanuit een gelaagd en dus uitermate complex perspectief. Enkel als we die gelaagde, meerschalige bril opzetten kunnen we de drama’s die zich nu afspelen in veel gezinnen in Vlaanderen niet alleen begrijpen, we kunnen beginnen denken en handelen om ze te vermijden, om een betere wereld te scheppen. Dat begrip is van cruciaal belang, want ze toont een nieuwe wereld in al zijn overmacht, en we kunnen maar beter maken dat we er klaar voor zijn. De bal ligt nu heel duidelijk in het kamp van de politiek en de beleidsmakers. Het is tijd voor een ommezwaai, voor een echt krachtdadige aanpak. Niet voor de media, niet voor het electorale resultaat, maar voor de hele samenleving.
>>> Lees hier Kif Kif’s tienpuntenplan Syrische strijd <<<

Allochtoon of niet? Over het schrappen van woorden en de realiteit

Het is een kleine hype aan het worden. De krant De Morgen beet de spits af. Zij zouden het woord ‘allochtoon’ niet meer gebruiken. Stadsbesturen in Nederland en nu ook in België volgen en schrappen het concept uit hun beleidsnota’s. Het woord zou stigmatiseren, het zou een wij-zij-onderscheid in zich dragen, … Allochtoon is dan een containerwoord dat anderen labelt als anders, als niet van hier én als minder waard. Het schrappen van het concept allochtoon wordt neergezet als de ultieme antiracistische daad. In onze samenleving waar we al decennialang overspoeld worden met een anti-vreemdelingen-ideologie, is het zonder twijfel zo dat een dergelijke oproep getuigt van politieke moed. Het laat een ander geluid horen en schept de hoop op een strijd voor een wereld van gelijke burgers met onvervreemdbare rechten. Vraag is nu of dit schrapgedrag ook effectief een andere realiteit schept? En wat zijn de randvoorwaarden vooraleer deze politieke daad structurele effecten heeft in de realiteit?

Om op deze vragen te kunnen antwoorden is het niet alleen interessant om zicht te krijgen op de relatie tussen woorden en realiteiten, het is noodzakelijk. De sociolinguïstiek is waarschijnlijk de wetenschappelijke discipline bij uitstek om ons te leiden naar het antwoord op deze vraag. We starten deze paper dan ook met enkele theoretische bespiegelingen over de relatie tussen taal en werkelijkheid. Vervolgens kijken we vanuit die inzichten naar de mogelijke effecten van de schrapping van het concept en duiden enkele randvoorwaarden die kunnen leiden tot een werkelijke beweging in het maatschappelijk debat en in de maatschappelijke praktijk. Ik zal daarbij pleiten om de huidige actie te kaderen binnen een bredere politiek-ideologische strijd die de waarden van de radicale verlichting centraal stelt.

Ten ingeleide

Een eerste vaststelling. Het idee dat woorden louter woorden zijn en geen materiële effecten hebben is uiteraard fout. Woorden scheppen mee de realiteit waarin we leven. Ze bepalen niet alleen de perceptie van die realiteit, ze structureren mee die realiteit en geven er betekenis aan. Ze vormen de basis voor onze handelingen. Vanuit dit perspectief lijkt het schrappen van het woord allochtoon een daad van betekenis met directe gevolgen in de realiteit. Daarmee lijkt de kous af. Helaas is het vraagstuk complexer dan dat. Immers het concept allochtoon staat niet op zichzelf, maar kan als het ware gezien worden als het sluitstuk van een ideologie, de ideologie van het homogeneïsme. Nog buiten de vragen gerekend of het schrappen van woorden ook effectief kan, en of dit dan ook onvermijdelijk tot gevolg heeft dat ook de burgers zelf die woorden schrappen, staat het schrappen van één woord nog niet gelijk met het schrappen van een heel discours, van een ideologie.

Dat werd pijnlijk duidelijk toen de toenmalige hoofdredacteur van De Morgen in De Kruitfabriek op Vier de beslissing van zijn krant kwam toelichten. Wouter Verschelden stelde daar dat De Morgen het woord allochtoon niet meer zou gebruiken omdat het stigmatiseert enerzijds en omdat het onnauwkeurig is anderzijds. Men kon er volgens hem niets mee aan in een kwaliteitskrant. Wel benadrukte hij, net zoals in zijn column in de krant, dat dit niet betekende dat het maatschappelijk debat over integratie en de ‘multi-etnische’ samenleving niet moest gevoerd worden. Wel integendeel.

Wat dit debat dan inhield volgens die hoofdredacteur en hoe het gevoerd moest worden, werd in dezelfde uitzending meteen rijkelijk geïllustreerd. Het andere item in dit programma ging immers over de relletjes in Borgerhout ten tijde van de Reuzenstoet in het najaar 2012. Dergelijke opstootjes trekken traditiegetrouw een klassiek-distantiëringsritueel op gang. Relletjes van enkele ‘allochtone jongeren’ leiden bij een groot deel van de journalistieke klasse meteen tot een zoektocht naar distantiëring van de ‘gematigde allochtonen’. De onderliggende gedachte is immers, dat er een probleem is met de integratie van moslims in onze samenleving.

Iedereen die destijds aanwezig was tijdens de stoet, of in de dagen erna luisterde naar de reacties van ‘allochtone’ politici of keek naar het ‘allochtone’ middenveld, die kon vaststellen dat die betogers een kleine minderheid vormden en dat hun baldadig optreden er uiterst kritisch becommentarieerd werd. Echter, even klassiek in het ‘allochtonen’ of moslims-discours van die groep journalisten is dat ze die distantiëring maar minnetjes vinden of zelfs helemaal niet zien of horen. Verschelden behoort blijkbaar tot deze categorie van journalisten. Hoewel zowel de imam Taouil als de Groen-politica Meyrem Almaci in zijn bijzijn net deze relschoppers in prime time hadden veroordeeld, had dat geen enkele impact op zijn ‘mening’. Hun nadruk op het feit dat deze jongeren een minderheid waren, dat tientallen ‘moslimjongeren’ meeliepen in die stoet en dat er nog veel meer ‘allochtonen’ kwamen kijken, had geen effect op wat de hoofdredacteur van De Morgen ‘zag’. Dat Taouil en Almaci geduid hadden dat de ‘moslimtoeschouwers’ en –deelnemers aan de reuzenstoet deze opstootjes veroordeelden, kon Verschelden niet overtuigen. Hij bleef bij zijn vaststelling, bij zijn ‘mening’:

“Wat mij stoort in het hele debat. Dat er weinig… jullie zeggen altijd der is een grote meerderheid en die zijn gematigd. Het gaat enkel maar over een kleine groep extremisten. Maar toch hoor ik die gematigde groep eigenlijk heel weinig. Die vraag over die ouders is heel terecht, maar het gaat toch veel breder dan dat?”

Verschelden ziet een breed probleem en dat probleem is een probleem eigen aan ‘jullie’, aan de integratie van ‘de moslims’. Dit is voor imam Taouil het signaal om op te roepen om een witte mars van moslims te organiseren om duidelijk te maken dat die moslims dergelijke opstoten afkeuren. De roep naar distantiëring is zo klassiek dat de geviseerden steeds straffer uit de hoek willen komen om zich te distantiëren. Die effectloosheid van het distantiëringsritueel werd ook deze keer pijnlijk duidelijk geïllustreerd, dit maal door een van de lievelingen van ‘progressief Vlaanderen’: Tom Lenaerts. Lenaerts haakte in op het voorstel van Taouil met volgende assertieve opmerking: “Jullie moeten geen witte mars organiseren, jullie moeten jullie kinderen in bedwang houden”. Taouil kent ondertussen het klappen van de zweep en bevestigde meteen dat dit een ouderlijk probleem is. Waarop Verschelden terug inhaakt: “Waar zijn die gematigde moslims dan”.

Hier zien we meteen de kern van het probleem: woorden schrappen staat niet gelijk aan het schrappen van discoursen, laat staan dat het raakt aan de machtsverhoudingen. Immers, Verschelden schrapt dan wel het woord allochtoon en roept op tot nuance, in de praktijk verandert dat geen zier aan zijn discours dat nog altijd gebaseerd is op een heel duidelijke wij-zij-categorisering. De nuance betekent in dit geval dat stereotiepe veralgemeningen niet meer vastgehaakt worden aan het concept allochtoon, maar aan het concept moslim. En dat zorgt nog altijd voor een heel duidelijke wij-zij opdeling. Dat wordt treffend geïllustreerd door Lenaerts’ nadruk op ‘jullie’ als hij Almaci en Taouil aanspreekt. Hoewel ze de rellen veroordelen, er zelf niet bij betrokken waren en ook hun kinderen niet, worden ze wel tot de ‘jullie’-groep gerekend. En dus zijn ze ook mee schuldig én dus moeten ze zich distantiëren en zorgen dat heel ‘hun’ gemeenschap zich distantieert.

Dit distantiëringsritueel is bovendien enkel bij ‘hen’ noodzakelijk. Als een samenkomst van Vlaamse jongeren, na een Facebook-oproep om een collectief dansje op te voeren op het plein voor het Centraal station in Antwerpen, uitmondt in gevechten en onlusten, dan moet geen enkele Vlaming zich distantiëren. Hier wordt de hele machtsongelijkheid die schuilgaat achter het discours duidelijk en het wordt even duidelijk dat het schrappen van het woord allochtoon daar geen bal aan verandert.

Verschelden en Lenaerts illustreren hier een klassieke sociolinguïstische wet: woorden hebben, in de praktijk, geen vaste woordenboekdefinitie. Woorden krijgen betekenis doordat ze gebruikt worden in een bepaalde context, binnen een welbepaald discours door een bepaalde spreker in een bepaalde tijd met welbepaalde doelstellingen, enz. In de realiteit zien we dus dat de betekenis van woorden constant aan verandering onderhevig is. Een simpele knipoog kan de betekenis van een woord veranderen. Toch is die verandering niet oneindig: er zijn allerhande regels die in een dergelijke specifieke setting gelden en die regels zijn ook onderhevig aan politieke, sociale economische en culturele contexten van strijd. En het is in die context dat de betekenis bepaald wordt van een woord. Dat verklaart ook waarom een vrij neutrale en objectieve term als gastarbeider in de loop van de decennia een negatieve connotatie verwierf en vervangen werd door het woord migrant. Al snel nam het concept migrant en later de opvolger allochtoon die negatieve connotatie over. We leren hieruit dat niet zozeer het woord an sich een probleem is, maar wel het bredere discours. Barthes benoemt dat als het effect van de mythe. Die mythe geeft woorden een nieuwe betekenis en dat is het gevolg van een politiek-ideologische machtsstrijd.

Allochtoon en de politiek ideologische strijd om betekenis

Het vanuit dit sociolinguistisch perspectief dat ik vandaag kijk naar de impact van het al dan niet afschaffen van het woord. Vanuit die bril kunnen we niet anders dan vaststellen dat het concept allochtoon haar betekenis verwerft in de wijze waarop het gebruikt wordt in het dominante debat. En in die zin is het woord, met de bijhorende negatieve connotatie, perfect inwisselbaar met termen als migrant, vreemdeling, moslim, Turk, Gentse Turk, … Elk van deze termen krijgt binnen dat dominante discours dezelfde mythische definitie namelijk: iemand die niet van hier is en daarom problemen met zich meebrengt.

Bovendien hoeft de betekenis die kleeft aan een woord niet blijvend te zijn, ze is immers het gevolg van menselijk handelen. Of concreter, de betekenis is het gevolg van een voortdurende politiek-ideologische machtsstrijd. Het zou dus ook tot de mogelijkheden behoren dat zogenaamde ‘allochtonen’ het concept zelf hanteren als een geuzennaam, net zoals rappers dat gedaan hebben met het aangebrande ‘nigga’. Vanaf dan krijgt het concept een andere betekenis omdat het ingebed zit in een ander discours.

Vanuit deze realiteit is het misschien interessant om in rekening te brengen dat het begrip allochtoon initieel werd geïntroduceerd vanuit twee bezorgdheden. Ten eerste omdat het concept migrant te veel negatieve connotaties had opgelopen. En ten tweede, omdat beleidsmakers inzagen dat de kinderen van migranten ook te kampen hadden met discriminatie. Om deze mensen ook onderdeel te kunnen maken van een beleid gericht op gelijkheid moest die groep zichtbaar worden. Het begrip allochtoon was in eerste instantie een onderdeel van een discours gericht op gelijkheid, gericht op de bestrijding van discriminatie. Het zat ingebed in een wetenschappelijk discours en had geen enkele identitaire betekenis. Allochtoon was een concept dat een realiteit beschreef. Het beschreef die groep mensen in onze samenleving die vanwege hun afkomst of die van hun ouders en grootouders te maken hadden met discriminatie en zo als groep tevoorschijn kwamen in de statistieken van de arbeidsmarkt, van de huisvestingsmarkt en in het onderwijs.

De negatieve connotatie van het concept is dus een gevolg van een specifieke politiek-ideologische strijd en het gebruik van het concept in een heel andere context, namelijk de context van het gemediatiseerde maatschappelijk debat waar politieke partijen niet zelden trachten electoraal kapitaal te vergaren door te strijden tegen die ‘gevaarlijke, onaangepaste moslims’. Vanuit dit perspectief wordt duidelijk dat ook de nieuwe woorden die in de plaats zullen komen van het label ‘allochtoon’ an sich geen revolutionaire verandering teweeg brengen. Meer nog, de vraag is welke labels vervolgens zullen gebruikt wordt. De term etnisch-culturele minderheden is bijvoorbeeld als alternatief helemaal niet zo heilig makend. Integendeel. De intertekstuele traditie waarin het woord gebruikt werd in de laatste eeuwen is niet meteen een positief gegeven. De term etnie is geen waardenvrije term, maar is een concept dat een heel lange geschiedenis van gebruik kent en die geschiedenis kleeft aan dat concept. Zo is het opvallend dat we onszelf nooit zien als deel van een etnie. Je zal op het journaal nooit horen dat iemand een etnische Vlaming is. En net dat gebruik verraadt een geschiedenis. In de jaren 60 bijvoorbeeld werd etnie gebruikt als ‘a polite term for Jews, Italians and other lesser breeds.’ En ook het gebruik van het concept binnen de antropologie stond steeds gelijk aan de beschrijving van ‘de ander’. We bestudeerden ‘etnieën’ om iets te leren over ‘de oorsprong van de mens’: etnieën lijken dan relikwieën uit het verleden. De vervanging van allochtoon door etnisch culturele minderheden is dus helemaal geen stap vooruit, misschien zelfs integendeel. Ze herleidt mensen per definitie tot 1 identiteit: de etnische identiteit.

De afschaffing van een concept en de politiek-ideologische strijd

Is het schrappen van het woord allochtoon dan alleen maar een nietszeggende en louter symbolische actie? Is het een zaak van veel blabla en weinig boemboem? Niet noodzakelijk. Het concept allochtoon, als symbool van die dominante ideologie, is een problematisch gegeven en het afschaffen van het concept kan deel zijn van een veel bredere beweging. Enkel als de afschaffing past binnen een veel breder verhaal dat enerzijds focust op een ander discours en anderzijds op andere praktijken die in de ongelijkheid in burgerschap en discriminatie bestrijden, is deze afschaffing van de term werkelijk een revolutionaire verandering. Zo niet dreigt die afschaffing niet meer te zijn dan symboolpolitiek of een vorm van citymarketing. Om deze symbolische daad te laten uitgroeien tot het begin van een nieuwe realiteit moeten er dus een heel pak randvoorwaarden worden vervuld.

Eén ding is vandaag al duidelijk. Gent stuurt met deze beslissing een belangrijk signaal de wereld in. Ze klaagt als stad de wij-zij-categorisering aan en houdt pleidooi voor een nieuw burgerschap, een inclusief burgerschap waar “iedereen Gent is”. Deze slogan roept meteen ook een hele geschiedenis op: de geschiedenis van de radicale verlichting waar iedere burger gelijk is en onvervreemdbare rechten heeft. Dat is uiteraard een opvallend statement in tijden van een rechtse, antimigratie en Vlaams nationalistische hegemonie. De grote vraag is nu of deze symbolische politieke actie ook zijn vertaling zal krijgen in een ideologisch en beleidsmatig offensief op het Gentse grondgebied. Immers, de afschaffing van het woord an sich, als dat al zou kunnen, betekent in de praktijk vaak dat er een nieuwe categorisering zal verschijnen. De afschaffing van het concept, wil ze een nieuwe realiteit scheppen, zal dus een onderdeel moeten zijn van een veel bredere politiek-ideologische strijd. En deze politieke strijd zal zich moeten vertalen, zowel in het discours van de politici als in haar dagelijks beleid.

Concreet betekent dit dat Gent zal moeten bouwen aan het realiseren van een nieuw burgerschapsdiscours – én praktijk. Het voordeel is dat er op zich weinig nieuws moet uitgevonden worden op discursief vlak: er bestaat immers een heel lange traditie van spreken, denken en handelen dat gebaseerd is op een inclusief burgerschap. Die traditie kennen we onder het concept van de radicale verlichting.

Hier moeten we even uit het verhaal stappen. Immers hoewel DE verlichting vandaag een dominant gegeven is in het maatschappelijk debat, is het vanuit historisch perspectief heel moeilijk om te spreken over DE verlichting. Jonatan Israel, een van de meest eminente geschiedkundigen over de verlichting en de radicale verlichting in het bijzonder, is na jarenlang onderzoek en duizenden pagina’s tot de conclusie gekomen dat mensen die spreken over DE verlichting eigenlijk niet weten waarover ze het hebben. Israel benadrukt dat er heel veel verschillende stromingen zijn binnen die verlichting die vaak op ramkoers liggen met elkaar. Hij spreekt dan onder andere ook van het onderscheid tussen een gematigde verlichting (met Voltaire, Hume en Rousseau …) en een radicale verlichting (met Diderot, d’ Holbach, Condorcet, Paine, …). Hoewel beide bewegingen zich beroepen op de waarden van vrijheid en gelijkheid, is het volgens Israel de radicale verlichting die ons de democratie en de mensenrechten geschonken hebben. De gematigde verlichting pleitte voor verlichte monarchen en verzette zich tegen democratie en het idee dat iedereen gelijk is.

Het is waarschijnlijk geen toeval dat de ideologie van de radicale verlichting nagenoeg niet weerklinkt in het maatschappelijk debat. Het is immers opmerkelijk om vast te stellen dat vooral de rechterzijde van het politieke spectrum, zeker in het kader van het debat over diversiteit in onze samenleving, zich beroept op ‘de’ verlichting. Nog opmerkelijker is dat we in dat discours van de rechterzijde een enorme pervertering zien van de waarden van die politiek-ideologische traditie die ons de democratie geschonken heeft. De (radicale) verlichting, de rechten van de mens en de democratie worden in hun discours ingezet om ‘de ander’ uit te sluiten om ze extra plichten op te leggen en hun rechten voorwaardelijk te maken. De intellectuelen van de rechterzijde beroepen zich in de praktijk veeleer op de denkers uit de antiverlichting zoals Burke, Renan, Taine, De Maistre, Herder, enz… of in het beste geval op denkers uit de gematigde verlichting zoals Voltaire of Hume. Het hoeft geen betoog dat een dergelijk discours over de verlichting niet meteen het draagvlak versterkt heeft voor radicale democratie en de centrale waarden van de radicale verlichting binnen een superdiverse samenleving als de onze.

Jonatan Israel werpt op dat volgens hem de standpunten van de gematigde verlichtingsdenkers niet meer relevant zijn, meer zelfs, ze zijn volgens hem onverdedigbaar: ze leiden ons naar intolerantie, afbraak van rechten, verlicht despotisme of een verlichte monarchie, vox populisme en een afwijzing van ideeën die centraal staan in de opkomst van de democratie. De waarden van de radicale verlichting daarentegen zijn volgens hem relevanter dan ooit en verdienen dan ook een radicale verdediging, zeker in tijden waar de ideologie van de antiverlichting terug stevige voet aan de grond krijgt in heel Europa en bij uitbreiding de wereld. Lezen we de werken van die radicale verlichtingsdenkers dan valt op dat ze absoluut niet gedateerd zijn. Meer nog, vaak lijken ze nog maar net geschreven te zijn en hebben ze nog niets aan revolutionaire kracht ingeboet. Hun strijd om een betere samenleving klinkt actueler dan ooit. Opmerkelijk is bijvoorbeeld hun universeel en kosmopolitisch perspectief. Niet zelden waren die radicale intellectuelen van de 18de eeuw zelf migranten en voerden ze intellectuele discussies met mensen uit alle uithoeken van de wereld. Wat nieuw is aan deze radicale verlichting is niet zozeer de verschillende ideeën die ze opperen – veel van die ideeën zijn niet nieuw, maar worden overgenomen van de oude Grieken, van de freethinkers uit het Midden-Oosten, uit Indië, … – maar het feit dat al die ideeën samengebald geraken in een ideologie gericht op de opbouw van nieuwe samenlevingen.

In het ideeëngoed van die radicale verlichting staan gelijkheid en vrijheid centraal. Iedere burger heeft in die traditie onvervreemdbare rechten. Ik herhaal onvervreemdbare rechten: in die traditie is het niet een staat of een overheid die rechten toekent aan haar burgers, het tegendeel is het geval. De burger is eigenaar van zijn rechten. Society grants him nothing, onderstreepte de radicale verlichtingsdenker Thomas Paine. De staat is dan een instrument om de burgers die rechten te garanderen. Politici en ambtenaren werken in dienst van de burger, van alle burgers op het grondgebied ongeacht hun specifieke kenmerken zoals hun afkomst of nationaliteit.

Het is dan ook geen toeval dat radicale liberale denkers zoals Condorcet, die een prominente rol speelden ten tijde van de Franse revolutie, zich al jaren aan het inzetten waren voor gelijke rechten voor vrouwen, voor zwarten en zich fel verzetten tegen elke vorm van slavernij en uitbuiting. Gelijkheid en vrijheid waren in die traditie geen abstracte waarden die ergens zweefden boven de realiteit, maar dienden net als praktische handleidingen om nieuwe samenleving te bouwen. Samenlevingen die gekenmerkt worden door gelijkheid en vrijheid van eenieder op het grondgebied. Gelijkheid was voor deze denkers de voorwaarde om vrij te kunnen zijn. Willen we de waarden van deze radicale verlichting vandaag realiseren dan hebben we een radicale politiek nodig. Die radicale politiek begint met het uitwerken van een radicaal discours dat als leidraad dient om de samenleving te veranderen. Condorcet hield daarom pleidooi om de mensenrechten zoals die opgesomd werden in la declaration des droits de l’homme steeds uit te breiden als een instrument om veranderingen in de realiteit te bewerkstelligen. Eerst kwam het ideaal, en dat moest dienst doen als een instrument om de samenleving zelf te veranderen.

De radicale verlichting als stedelijke en kosmopolitische praktijk

De verlichting is dus niet iets wat deel is van ons erfgoed, iets uit het verleden dat al lang gerealiseerd is. Het kan ook niet ingezet worden om een cultureel evolutionisme te prediken, maar dient een handleiding te zijn om vooruitgang te boeken, om een samenleving op te bouwen die gericht is op de realisatie van deze idealen in de praktijk. Vanuit dit perspectief gedacht betekent dat heel concreet dat de afschaffing van het concept allochtoon slechts een mini-stapje is naar een betere wereld. Het verhaalt een intentie maar dient dus gepaard te gaan met een heel duidelijk discours en een heel duidelijke praktijk.

Concreet gaat dit over een discours over burgerschap waar het idee van onvervreemdbare rechten centraal staat in de context van een geglobaliseerde en superdiverse stad. Immers, hoewel de waarden van de radicale verlichting al meer dan twee eeuwen oud zijn, zijn ze nog altijd niet gerealiseerd. Meer nog, ze komen steeds meer onder druk te staan. Vandaag zijn onze rechten bijvoorbeeld voor een groot stuk afhankelijk van onze nationale identiteit. Dat betekent in de praktijk ongelijke rechten. Zo hebben officiële onderdanen meer politieke rechten dan nieuwkomers. Maar ook op sociaal, economisch, cultureel als religieus vlak hebben ‘echte Belgen’ meer rechten dan ‘nieuwkomers’.

Dat is bovendien niet alleen een officieel gegeven, het is ook een officieus gegeven. Het gros van de mensen met Turkse, Congolese of Marokkaanse roots zijn hier geboren en hebben ook de Belgische nationaliteit. Officieel hebben ze dus dezelfde rechten. In de praktijk is dat echter niet het geval. Racisme en discriminatie zijn nog altijd schering en inslag. Onderzoek na onderzoek stelt deze realiteit vast. Gisteren nog, toonde het consumentenprogramma VOLT nog aan dat racisme een gangbare praktijk is in het Gentse uitgangsleven. Charters en sensibilisering halen blijkbaar allemaal niet veel uit.

Het hoeft geen betoog dat het zwaaien met de verlichting als iets typisch ons, terwijl de realiteit hen net het tegenovergestelde toont, uitermate contraproductief is. Ze kan enkel maar het draagvlak ervan ondermijnen. Dat betekent dan ook dat Gent niet alleen het concept allochtoon moet afschaffen, maar vooral de realiteit van dat concept moet afschaffen. De stad is natuurlijk niet voor alles bevoegd en kan dan ook niet alles veranderen, maar het betekent wel dat de stad en haar politieke partijen consequent op alle niveaus – van de VN en Europa tot België en Vlaanderen – moet strijden om die ideologie van de radicale verlichting te realiseren. Op stedelijk niveau moet ze de bevoegdheden die ze heeft als stad maximaal inzetten om die idealen om te zetten in de praktijk.

De centrale vraag is dus hoe de Stad Gent discriminatie en ongelijkheid in de realiteit zal bestrijden. Zal de stad, in navolging van Brussel, bijvoorbeeld praktijktesten organiseren die discriminatie in kaart brengen en zo het fundament vormen voor de daadkrachtige bestrijding. Zal de stad Gent het verbod op religieuze symbolen opheffen en in de geest van de radicale verlichting godsdienstvrijheid en beleving beschouwen als een recht dat het toelaat om een vreedzame samenleving op te bouwen. Hoe zal de stad omgaan met mensen zonder papieren die nu in vaak schrijnende omstandigheden tewerkgesteld zijn en gehuisvest worden? Zal de stad een instrument worden dat voor eenieder op het grondgebied een goed en gelukkig leven in het vooruitzicht stelt? Zal de stad bijvoorbeeld pleiten voor een juridische regeling van praktijktesten? Zullen de stad en haar politieke partijen bijvoorbeeld pleiten voor de afschaffing van de notionele interest en voor de invoering van een vermogensbelasting. Zal de stad de wooncrisis verlichten voor de armsten?

Vandaag kunnen we enkel maar de hoop uitspreken dat de symbolische actie van de stad Gent in het kader van de dag tegen het racisme de eerste stap is naar een structureel antidiscriminatiebeleid. Dat het slechts een klein onderdeel is van een veel bredere contrahegemonische strijd voor gelijkheid en tegen discriminatie. Een strijd voor gelijkheid en vrijheid van eenieder, voor onvervreemdbare rechten en een constante uitbreiding en verdieping van onze democratie die uiteindelijk moet leiden naar een politiek op wereldschaal die de idealen van die radicale verlichting in de praktijk omzet. De stad kan daarbij dienen als laboratorium van het verzet. Een democratisch verzet dat gericht is op het uitbouwen van een betere wereld gestoeld op een universeel burgerschap.

Ico Maly (1978) is doctor in de cultuurwetenschappen, gastprofessor Politiek en Cultuur aan het Rits en coördinator van Kif Kif. Hij schreef o.a. N-VA | Analyse van een politieke ideologie (EPO, 2012) en De beschavingsmachine. Wij en de islam (EPO, 2009). Onder zijn redactie verscheen eerder Cultu(u)rENpolitiek, dat in 2008 de publieksprijs van boekhandel De Groene Waterman won.