Binfikir -interview: Göçün yapısı değişti ve demokrasinin de buna göre yeniden şekillenmesi gerekir

binfikir

Mahreç: Serpil Aygün

Spot: Göçle birlikte ortaya çıkan multi-kültüralizm, inter-kültüralizm ve çeşitlilik gibi kavramlar, sadece birer sözcük gibi algılansa da , yaşanan toplumsal sistemi anlamayı ve bunun üzerinden politika üretmeyi sağlayan kavramlar oldukları için, günlük yaşamımızı direkt etkileyen kavramlar aslında. Irkçılık, ayrımcılık, islamafobi, önyargılar günümüzde yaşamımızn birer parçası oldu. Bu sorunlarla mücadele etmek için de değişen toplum yapısı iyi anlamak, iyi tanımlamak ve yapıcı çöüzmler üretmek  yerli yabancı herkes için elzem. 3 Akademisyen Ico Maly, Jan Blommaert en Joachim Ben Yakoub 2014 yılında yazdıkları “Süper çeşitlilik ve Demokrasi” adlı kitapta günümüzün değişen göç ve toplum yapısını Belçika’nın Brüksel-Sint Gillis, Gent- Wondelgemstraat ve Anvers-Bercehem mahallerinde yaptıkları araştırmalar üzerinden anlamaya ve çözümler üretmeye davet ediyorlar insanları.  Ico Maly Kültür Bilimleri doktoru ve şu sıralar Hollanda Tilburg Üniversitesi’nde yeni araştırmalara hazırlanıyor. Ico Maly, önyargılarla mücadele eden  Kif Kif organzisyonun 10 yıl boyunca koordinatörlüğünü yaptı . Joachim Ben Yakoub, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Araştırma Grubu’nda araştırmacı olarak çalışıyor. Jan Blommaert ise Tilburg ve Gent Üniversitelerinde kültür ve globalleşme alanında hoca olarak görev yapıyor.  Binfikir olarak kitabın yazarlarından Ico Maly ile kitap üzerinden Belçika toplumunun bugünü ve geleceğini konuştuk.

 

 

  1. Sayfa

 ilk spot “Kentler sürekli olarak daha fazla göç, daha fazla çeşitlilik, daha fazla global düzeyde yaşayan, çalışan ve kimlik kazanan insanlardan oluşurken, bu durum şu anki realite iken; halen homojen bir Flaman toplumundan yola çıkarak politika yapılıyor.”

İkinci spot: “Tüm entegrasyon  mantığı ve süreci, Flaman dilini ve değerlerini iyi öğrenmekten geçiyor. Bu durum da yerli Flamanların yabancı kökenli Flamanlar üzerinde bir güç kurmasına neden oluyor.”

  1. Sayfai

Ilk spot: . “ İnsanlar Hükümet’ten yola çıkarak radikalizmi belli bir kimliğe, bir gruba maletme ve diğerlerini ayırma çabası içindeler. İşte bu çok temel bir sorun.”

İkinci spot: “Yapılması gereken iki şey var: günümüzde gerçeklik olan süper çeşitliliği kabul etmek ve bu değişen süper çeşitli toplumun sorunlarına uygun çözümler üreterek politika yapıcılar üzerinde baskı uygulamak”

Belçika’da göçle ilgili multi-kültüralizm, inter-kültüralizm ve çeşitlilik tartışmalarından sonra sizin “Süper Çeşitlilik ve Demokrasi” adlı kitabınızla süper çeşitlilik kavramı göçü ve beraberindeki değişimleri açıklama çalışıyor.  Hangi koşullar sizi böyle bir kitap yazmaya itti? Tespitinizden yola çıkarak Belçika toplumu olarak nereye gidiyoruz?

Hem “Süper çeşitlilik ve Demokrasi “ hem de bundan önceki  “İslam ve Biz” kitabımla ilgili konuşmak ive bugünkü radikailizmden bahsetmek için  öncelikle 1989 yılına geri dönmemiz gerekiyor.  1989’da Berlin Duvarının yıkılması ile dünya yeni bir yapılanmaya gitti.  Berlin Duvarının yıkılması pek çok değişikliğin yanında  yeni bir göç dalgasını beraberinde getirdi. İlk defa caddelerde Polonya, Litvanya plakalı araçları,  Bulgarlara ait  gece dükkanlarını görmeye başladık, Afrikalı göçmenleri n gelişini gördük. 1989 Yılı Dünyanın yeni bir yapılanmaya gittiği, sıınırların kalktığı, Avrupa Birliği’nin  oluştuğu ve başkalarının gelmeye başladığı bir yıl oldu. Bu birinci element. Bunun yanında ikinci olarak milliyetçiliğin yükseldiği bir yıl da oldu. Vlaams Blok (Flaman ırkçı partisi)’u düşünürseniz 1989 yılı  ilk ataklarını yaptıkları yıl oldu ve çok güçlü bir şekilde göç karşıtı politikalar ürettiler.  Bundan sonra 90’lı yıllara baktığınızda pek çok partinin bu söylemleri aldıklarını görüyorsunuz.  90’lı yıllarda Vlaams Blok’un çok radikal karşılanan  söylemlerinin ise bugün yurttaşlık politakalarında varolduğunu görüyoruz.  Son 2,5 yy.da bu evolüsyonu görüyoruz.

Bugün bunlar realite oldu diyorsunuz…

Evet . Vlaams Blok’un 17 maddelik planının bugün uygulandığını görüyoruz. Flamancaya vurgu yapmak, hakları bazı şartlara bağlamak… Bunlar bugün uygulamaya sokuldu.  Bir taraftan yeni bir tür ve eskisinden çok daha fazla göç alıyorsunuz,  diğer taraftan globalleşmeye karşı, göçle ilgili son derece sert önlemler alan radikal partiler ortaya çıkmaya başlıyor. Bu göç planı uygulanmaya ve giderek  de normal karşılanmaya başlıyor.  3. Element ise internet. 90’lı yıllarda teknolojik gelişmenin hız kazandığını görüyoruz. O zamanlar başbakan Martens televizyonlarda  kocaman yeşil kablolarla yeni bilgisayarın başında gururlu bir şekilde dururken,  bugün herkesin mobil telefonu var.  Kendi eşimden biliyorum 70’li yıllarda göçmenlerin aileleri ile iletişimi kasetler aracılığıyla oluyordu. Burdan ya da Türkiye’den aileler mesajlarını kasetlere kaydeder  ve postalarlardı.  2 Hafta ya da 1 ay sonra kasetler geri gelirdi. Bugün whatsap, yeni medya olanakları… Ailelerle sürekli bir iletişim var ve insanlar olayları, olayın  olduğu anda öğrenebiliyorlar. Eskiden burdaki insanlar Türkiye’deki politik olayları kasetler aracılığıyla öğrenirlerdi. Bugün  TRT’ye bakabilirler, internetten gazete okuyabilirler. Bu tamamen farklı bir düşünüş biçimini beraberinde getiriyor.  Eskiden ayrılıklar çok kesin ayrılıklardı bugün öyle değil. Bugün İranlı birini tanıyorum burda yaşıyor ama hala İrandaki direnişte son derece aktif. Bu 3 element  bugünkü yaşamımızı derinden değiştiren şeyler. Bu değişim sonuçlarından biri de süper çeşitlilik. Büyük bir paradigma olarak içinde bulunduğumuz toplumu anlamak için çeşitlilik kavramına baktığınızda, etnik kimliklerle açıklıyorsunuz. Türkler Türkçe konuşurlar,   dini inaçları bellidir, eğitim durumları yaklaşık bellidir, değerleri ve normları bellidir.  Ama sadece Türk toplumunun kendi içinde dahi bir araştırma yaptığımızda bunun kesinlikle doğru olmadığını görüyorsunuz.  Yüksek eğitimli, düşük eğitimli, Atatürk’e inanan, Erdoğan’a inanan, çok inançlı, az inançlı vs.. “Standart bir Türk” yok. Etiketlerimiz var ama gerçek hayatta bu etkietlerin ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Son derece ağzı laf yapan kadınlar var, düşük eğitimli var, inançlı var.. vs. Birbirinden tamamen  farklı kombinasyonlar var. Burada Wondelgem caddesi Türk caddesi olarak biliniyor ama kesinlikle bir Türk sokağı değil. Bugün Wondelgem’e baktığınızda 17 farklı dil kullanılıyor.

Son yıllar için mi Türk sokağı değil diyorsunuz Wondelgem için?

Şu anda artık Türk sokağı değil ya da Türkler bu sokakta artık baskın topluluk değil.  Burası 19. yy inşa edilmiş bir Flaman işçi mahallesi idi. Bu yapı bugüne kadar gelmiş ve evler büyük oranda Türklerin olmuş. Zaten fırın olan bir yer şimdi Türklerin işlettiği bir fırın olmuş. Ev ve dükkanların sahibi olma anlamında Türkler bu sokakta çok dominant olmuşlar ama son yıllarda Türkler arasında ciddi bir sosyal hareketlilik görüyorsunuz. Ordaki Türklerin çoğu  şimdi burda benim komşum:  Türk doktor, Türk psikolog, Türk avukat  vs. Şimdi ise Türklerin çoğu evlerini Bulgarlara kiraya veriyor. Yani 90’lı yıllardan itibaren  mahallenin değiştiğini görüyorsunuz. İlk olarak Arnavutlar, sonra  Ruslar, Latin Amerikanlar geliyorlar.. Bu  da tipik süper çeşitliliğin globaleşmesi. 80’li Yıllarda İspanya’ya göçen Latin Amerikalılar 2008’den beri ekonomik krizle birlikte buraya göç ediyorlar. Yeni göç. Bu da çok hızlı gelişiyor. Bulgarlar geldi, Asyalılar geliyor Afrikalılar geliyor. 1999 yılından bugüne kadar  sığınma başvuru şartları sürekli ağırlaştırırlmasına rağmen göç sürekli artıyor.

Ama medyada sığınma başvurularının ve göçün azaldığı söyleniyor…

İstatistiklerde azalıyor ama gerçek yaşamda azalmıyor. Yaptığımız araştırmalarda da görüyoruz, göç hala var. Çünkü göç ulusal düzeyde yönlendiriliyor. İnsanlar buraya, ‘ burası daha iyi olduğu için değil geldikleri yer kötü olduğu için’ geliyorlar. Göçün motoru başka bir yerde burda değil. Gerçekleşen tek şey insanların başvuru yapmaması ama göç var. Böylece çok derin bir eşitsizliği içinde barındıran bir toplum oluyoruz.  Burda doğmuş Türk kökenli müslüman bir göçmen, yasal olarak tüm vatandaşlık hakları olsa da hala özellikle başörtüsü gibi konularda ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalıyor. Buraya yeni göçmüş olan ve henüz oturumunu almamış olan Türk bir göçmenin  politik hakları olmayacak. Buraya yeni gelen bir Polonyalı’nın çalışma hakkı var ama ne Belçika sosyal güvencesi sistemi altına girecek  ne  oy kulanma ne de seçme hakkı olacak. Burda henüz tanınmayan Afrikalılardan  bahsetmiyorum bile. Sonuç olarak toplumsal yaşamımıza baktığımızda haklar ve ekonomik pozisyon açısından çok derin bir eşitsizlik var. Bu da çok büyük bir demokratik sorun. “Kentler sürekli olarak daha fazla göç, daha fazla çeşitlilik, daha fazla global düzeyde yaşayan, çalışan ve kimlik kazanan insanlardan oluşurken, bu durum şu anki realite iken; halen homojen bir Flaman toplumundan yola çıkarak politika yapılıyor.” İnsanların sahip oldukları evrensel haklar,  şartlara bağlanıyor. Konut hakkı evrensel bir hak iken bugün Flaman Bölgesi’nde Bakan Liesbeth Homans sosyal konut edinme hakkına  Flamanca öğrenme şartı koyuyor.  Bu tam bir ayrımcılıktan başka bir şey değil! Yerli bir Belçikalı olarak kimse benden böyle bir şey isteyemez benim babamdan da isteyemez ama Türk kökenli bir Belçikalı olan benim eşimden ve onun ailesinden isteyebiliyor. Bu tamamen bir ayrımcılık ve eşitsizlik.  Bu da radikalleşme itiyor. “Tüm entegrasyon  mantığı ve süreci, Flaman dilini ve değerlerini iyi öğrenmekten geçiyor. Bu durum da yerli Flamanların yabancı kökenli Flamanlar üzerinde bir güç kurmasına neden oluyor.” Çok basit bir örnek;  benim eşim kasaba gittiğinde entegrasyon düzeyi ölçülüyor ama benim eşim yüksek eğitimli ve çok iyi Flamanca konuşuyor, o zaman kasap sonderece kibar davranıyor. Çünkü o “iyi göçmen” . Tabi bir de domuz eti sipariş ederse daha da iyi! Yani toplumdan herhangi biri sana iyi entegre oldun ya da olmadın diyebiliyor. VRT’de çalışmak isteseniz , Flamancanız hiç bir zaman yeterli görülmüyor.  Bir mağzada çalışmak istiyorsunuz örneğin  Oostende bir Kürt kadın 2004’te buraya gelmiş. Tüm entegrasyon kurslarını tamamlamış, genel –doğru Flamancayı konuşuyor ve Batı Flaman bölgesinde iş arıyor ama o mağzada çalışma başvurusu yaptığında ‘hayır senin Flmancan iyi değil ‘ diyorlar ki bunu diyen kişi Batı Flaman şivesi ile konuşuyor ve kendisi genel Flamancayı konuşamıyor bile. Bu tanımlanan entegrasyon yöntemi  insanların toplumda ayrımcılığa uğramasına izin veriyor.  Diskotekte, iş yerinde, ev kiralarken, hatta çok basit şeylerde  bile. Benim oğlum çok iyi Flamanca ve Türkçe konuşuyor. Oğlumu bir Flaman okuluna yazdırdık hemen  hemen Flamanca dersine kaydetmişler. Çünkü Türk ismi taşıyor. Tüm bunlar birleştiğinde belli bir grubu radikalleşmeye sürüklüyor ve toplumda da  İslam üzerinde ciddi bir yoğunlaşmaya neden oluyor. 90’lı yıllardan başlayarak, 2001’de en yüksek noktaya ulaşan ve bundan sonra sürekli olarak anti islam süreci yaşandı. Theo Van Goch’un öldürülmesi, Madrid ve Londrada’ki saldırılar vs. anti, islam sürecini besliyor. Yüksek eğitimli göçmenler ya da onların çocukları  bile bu durumun üstesinden gelmek  zorunda kalıyor. Bu da bazı sonuçlar doğuruyor. Bazıları yeniden siyasallaşıyor. Örneğin bunların bazıları Kif-Kif gibi önyargılarla mücadele eden bir kurumda çalışıyor. Bir kısmı uluslarası şirketlerde dünyanın farklı ülkelerinde çalışıyor. Bir kısmı bu ayrımcılıktan bıkıp geldiği ülkeye geri dönüyor. Bazıları da radikalleşiyor. Genellikle problemli bir geçmişi olanlar, örneğin Jejoen Botink (Suriye’ye savaşmaya giden  ve geri dönen genç) çok sorunlu bir aileden geliyor. Babası eşine şiddet uygulamış biri, vs.  Bu genç  bir kimlik arayışına giriyor ve küçük bir radikal grupta buluyor kendini. Yeni medya olanakları ile de kimlik arayışına giren gençler her şeye ulaşabiliyor. Bunlar,  popüler hip kültür savunucuları,  hicap savunucuları olabilir,  Allah’ın askerleri olabilir. Bu küçük , radikal grupların hepsinde aynı fenomen  etkili.  Global bir şekilde bir şekilde organize olup, yeni bir  kimlik oluşturmaya çalışıyorlar.

Bunlardan yola çıkarak günümüz toplumunda kimlik arayışının en büyük sorun olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kimlik arayışının kendi içinde bir  problem olduğunu düşünmüyorum. Asıl problem haklar problemi. Bizler hepimizin eşit hakları olan bir toplumda yaşıyoruz ve bu da eşit hakların varlığını ya da yokluğunu  önemli kılıyor. Suriye savaşçıları ne kadar ciddi bir sorun olsa da çok küçük bir grup. Evet Belçika en çok Suriye savaşçısı olan ülkelerden biri  ve bunu ihraç eden bir ülke ama sebepler aynı değilİnsanlar Hükümet’ten yola çıkarak radikalizmi belli bir kimliğe, bir gruba maletme ve diğerlerini ayırma çabası içindeler. İşte bu çok temel bir sorun. Politikanın insanların hakları ile meşgul olması gerekirken, bununla ilgileniyor. Bu sadece Belçika’nın sorunu değil, her yerde aynı.  Örneğin ben 10 yıl için Türkiye’de yaşasam, pek çok hakkımı kaybederim. Orda direkt seçme hakkım olmayacak, sosyal   güvenlik hakkım olmayacak vs vs. Yani göç bir taraftan hakların kaybedilmesi ile eşdeğer giderken,  toplumsal hayatımız da giderek göç olgusunun sınırları ile bağlanıyor. Yakında ben  Hollanda da işe başlayacağım. Burdakinden tamamen  başka sosyal güvenlik sistemi, vergi  sistemi ve farklı kurallar altında çalışacağım. Ama uymak zorunda olduğum kuralları, yasaları belirleyenleri seçme hakkım  olmayacak. Bu çok ciddi bir problem.  Bu durum günümüz toplumunun problemi ve şu andaki sistem zamanın gereklerine çözüm sunamıyor.

Peki  ne olmalı, neyle değişmeli bu sistem?

Bu bir başlangıç. Karl Marks’ın , 1848 yılında Fransa devrimi hakkında yazdığı kitapta bu sorunun cevabını buluyoruz.  Marks’ın kitaptaki tespiti şu:  Hayatın gerçekliği değişiyor ama bizim düşüncelerimiz bu değişikle birlikte değişmiyor.  Bu durumda realite eskisinden farklı olurken bizim eski düşünce biçimimiz bu değişikliği anlamayı sağlayamıyor. “ Bu yüzden  süper çeşitlilik ve demokrasi.  Günümüzde toplum son derece çok çeşitli, farklı kültürlerden, dillerden oluşuyor artık homojen bir Flaman toplumu değil. Bugünkü norm süper çeşitlilik, homojen bir Flaman toplumu değil. Süper Çeşitlilik ve Demokrasi kitabını Anvers, Gent ve Brüksel üzerinde yapılan araştırmalar üzerinden yazdık. İnsanlar bize süper çeşitlilik sadece  büyük kentlerde yaşanan bir durum dediler. Bunun üzerine Oostende ve Mechelen’de de benzer çalışmaları yaptık  tamamen aynı özellikler var. Çok farklı dilleri konuşan insanların varlığı, yüzlerce farklı milliyet,  onlarca farklı inanç, birbirinden farklı camiler,kiliseler… bunları her yerde görüyoruz. İşte bu realite. Ostende’de bir ilkokulda çocukların çoğunun adları dünyanın her yerinden toplumların orda olduğunu işaret ediyor.  Okullar öğrencileri i yabancı ülkelerde  okumaya teşvik ediyor. Akademik dünyada iseniz artık global dünyada çalışıyorsunuz demektir ve  İngilizce yazmıyorsanız, alanda yok sayılıyorsunuz.  AB içinde inşaat sektöründe çalışıyorsanız , Polonya’lılar, Bulgarlarla rakabet ediyorsunuz ki onlar aynı ülkede son derece farklı kurallar ve yasalar altında çalışıyor. Bunu isteyin ama istemeyin bu durum böyle.  İşte bu süper çeşitlilik ve bu yeni süper çeşitlilk durumuna göre de artık pek şeyi yeniden düşünmek ve tanımlamak gerekiyor. Devlet kavramı,  vatandaşlık kavramı; nedir yurttaş olmak, hangi hakları sağlar ya da ödevleri gerektirir? Demokrasi bugün milliyete bağlı bir kavram. Bu bir problem. Çünkü bugün bu durum aynı ülke içinde insanlar arasında eşitsizlik yaratıyor. Biz neyi öneriyoruz? Bu yüzden  Karl Marks’ın kitabını örnek verdim. Fransa Devrimi’nden bir süre önce  pek çok düşünür radikal bir şekilde demokrasiyi düşündüler, evrensel hakları, sosyal güvenlik sistemi, herkes için eğitim hakkını,  vs. yeniden düşündüler. Burada çok ilginç bir şekilde demokrasiyi tekrar tanımlarken, demokrasinin insaların evrensel haklarını koruyan bir sistem olduğunu vurguluyorlar. Bu arada evrensel kavramının anlamı birey olarak var olan hakkınız bireysel olarak, bir insan olarak size ait bir kavram ve geri alınamaz. Bu kavram süper çeşitlilik için çok önemli bir olgu. Çünkü insan olduğunuz için var olan haklarınız birey olarak size bağlı, hangi milliyetten, ülkeden olduğunuza bağlı değil. İdeal senaryoda nereye giderseniz gidin bu hakları beraberinizde taşıyorsunuz.  Düşünün  bir Türk olarak Belçika’ya geldiğinizde otomatik olarak evrensel haklarınız var. Bir Türk olarak değil bir insan olarak haklarınızı taşıyorsunuz.  Bunu nasıl sağlayabileceğimizi düşünmemiz gerekiyor.

Gerçekleştirmesi çok zor bir öneri. Finansal olarak da zor görünüyor.

Korkunç zor. Ama göçün hiçbir zaman bitmeyeceğinden yola çıkarsak ve herkese eşit haklar vermek istiyorsak tek çözüm, sosyal güvenlik sistemini ulusal düzeyden  en azından Avrupa Birliği düzeyine çekmek. O zaman göç eden sosyal güvenlik kasasını da beraberinde getiriyor. Vergilendirme ve paylaşım ulusal düzeyde değil daha yukarda en azından AB düzeyinde gerçekleşir. Şu anki sistemde insanlar göç ediyor hareketli ama bağlı oldukları sosyal güvenlik sitemi daha yukarıda örgütlenmediği için gelinen ülkenin hakları temin için gerekli olan finansal sistemi baskı altında kalıyor. Bu yüzden vergilendirme ve  sosyal güvenlik sitemini daha yukarı bir seviyeye çekmek gerekir.  Örneğin ben Batı Flaman Bölgesi’nden Gent’e taşındım. Hiçbir şekilde hak kaybına uğramadım. Çünkü belirli bir ülke sınırları içinde göç olunca, ek bir masraf oluşmuyor çünkü aynı sosyal güvenlik sistemi içindesiniz. Sosyal güvenlik sistemini daha büyük bir bölge içine çekerseniz göçün yarattığı finansal sorunların önüne geçersiniz. Gerçekleştirilmesi gereken iki nokta var. Öncelikle günümüzde gerçeklik olan süper çeşitliliği kabul etmek, ikinci olarak da bu değişen süper çeşitli toplumun sorunlarına uygun çözümler üreterek politika yapıcılar üzerinde baskı uygulamak.

Son olarak toplumun ne yapması gerekir?

Çok iyi olmak zorundasınız. Ne işi yaparsanız  yapın bu işinizi çok iyi yapın. Yaptığınızla işle ilgili toplumda iyi bir pozisyona gelmeye çalışın. İşveren iseniz çok çeşitli kökenlerden insan işe alın. Gazeteci iseniz  tolumda önyargıları yok edip, doğru bir form vermeye çalışın. İkinci olarak sesinizi duyurun! Yurttaşlık sadece işe gidip eve gelmek değil. Demokrasi demokratik insanlarla yaşar. Gazetelere okur yazısı yazın, gönüllü çalışmalar yapın, okullarda aktif olun, okulda başörtüsü yasağının getirilmesine engel olun, vs.. Son olarak ümidinizi yitirmeyin. Vlaams Belang,1987’de  %1 oy oranı ile başladı, 2004’te %24 oldu. N-VA, 10 yıl önce hiç oy alamıyordu, gülüyordu insanlar, seçim barajını aşamaz deniliyordu. Bugün en büyük parti oldu. O yüzden mücadeleyi bırakmayın, terketmeyin burayı, kalın ve savaşın.

Klik hier om de krant-versie van het interview te lezen

SBT

Advertisements

[In De Morgen] Waar de minderheid de meerderheid is

In Vlaanderen is Genk een unicum, als enige stad die meer inwoners telt met buitenlandse dan met Belgische roots. Voor de inwoners van de mijnstad is multiculturaliteit echter de normaalste zaak.

Philip Gallasz en Sofie Vanlommel

Klik hier voor de reportage

Democratie in tijden van superdiversiteit

Over de nood aan utopistiek

“De multiculturele samenleving is failliet. In naam van de vrijheid geen hoofddoeken aan het loket. De islam bedreigt onze waarden. De tolerantiedrempel is overschreden. Er is dringend nood aan actie, de tijdbom tikt”, zo bulderen vele politici al jaren.

De multiculturele samenleving staat in onze mediadebatten al decennia synoniem met problemen. Het is echter niet de multiculturele samenleving die failliet is – die is immers een feit, of we dat nu leuk vinden of niet. Meer nog, we leven vandaag niet langer in een multiculturele samenleving, maar in een superdiverse samenleving. Niet die samenleving is failliet, maar het beleid ten aanzien van die superdiversiteit is bankroet. Het beleid resulteert al jaren in de feitelijke afbouw van onze democratie. De vaak hysterische mediadebatten fungeren zo als politiek-ideologische instrumenten voor de constructie van andere samenlevingen. In deze debatten rijgt men de ene sappige oneliner aan de andere hyperbool. Het multiculturele debat wordt in apocalyptische termen gevoerd. Het hoeft geen betoog dat dit ons weinig vooruit helpt. Dergelijk bombastisch taalgebruik is niet geschikt om onze samenleving empirisch te analyseren. Daarvoor hebben we een concreter en nauwkeuriger arsenaal nodig. Het is immers enkel door de complexiteit van de samenleving van vandaag te beschrijven en in rekening te brengen dat we kunnen werken aan een betere samenleving voor morgen.

In deze paper schets ik de contouren van een toekomstperspectief op een goede samenleving, een samenleving die de superdiversiteit een plaats geeft terwijl ze de democratie opbouwt en verdiept. Ik doe dit door het huidige debat in een historisch perspectief te plaatsen. Meer bepaald ga ik na welke lessen de radicale verlichtingsdenkers ons kunnen leren. Daarvoor zoom ik in op democratie, mensenrechten en het universalisme van verlichtingsdenkers als Paine, Condorcet en Jefferson. Vervolgens schets ik de samenleving waar we vandaag in leven, namelijk een superdiverse en door en door geglobaliseerde samenleving. Ik ga daarbij na wat die realiteit betekent voor het democratisch gehalte van onze samenleving. Ik eindig met een pleidooi voor het investeren in een utopistiek rond democratie en superdiversiteit.

Een verkorte versie van deze analyse verscheen DenkMee-krant van Jong CD&V

Het multiculturele debat en de tirannie van de meerderheid

De multiculturele samenleving zorgt al meer dan twee decennia voor verhitte en circulaire debatten (Maly, 2007 & 2009). De dominante thema’s waarover mediafiguren debatteren zijn opvallend gelijkaardig en komen steeds terug. Van de hoofddoek tot halalvlees, van een gebrek aan integratie tot radicalisering en terrorisme; om de zoveel tijd beheerst één van deze thema’s het mediatieke debat. Deze debatten kleuren niet alleen onze blik, ze veranderen de samenleving.

Vooruitgang is in die debatten zelden te bespeuren. Dezelfde (schijn)argumentaties komen steeds terug, ook al had de argumentatie al van in den beginne niet veel om het lijf. Diversiteit wordt in al die debatten niet zelden voorzien van een associatie met problemen. Problemen die, afgaande op die mediadebatten, vooral door moslims veroorzaakt zouden worden. De vaststelling dat onze samenleving niet langer multicultureel is, maar superdivers belooft dan ook niet veel goeds voor veel publieke opiniemakers en politici. Teveel diversiteit wordt gezien als “a recipe for disaster”. De oplossing voor die diversiteit wordt gevonden in inburgering: ze moeten zich cultureel inpassen in “onze cultuur”.

Die gedachtesprongen vertellen veel over hoe we als samenleving omgaan met deze nieuwe superdiverse realiteit. Ze tonen niet alleen een intellectuele armoede, ze zijn het gevolg van een ideologisch project dat haaks staat op een superdiverse en geglobaliseerde wereld en op ramkoers ligt met een verlichte samenleving, met een democratie. Willen we als samenleving en als mensheid democratisch omgaan met die superdiversiteit, dan is het hoog tijd om een heel andere weg in te slaan.

Sommige lezers zullen na het lezen van bovenstaande alinea’s waarschijnlijk de opmerking maken dat het hele inburgeringsbeleid en de mediadebatten over die superdiverse samenleving net in het teken staan van de democratie. Want, kunnen zij aanvoeren, die debatten staan krom van de engagementen aan de democratie. Het hele inburgeringsbeleid wordt toch in de markt gezet als een instrument tot emancipatie en gelijke kansen? De mediatieke aanvallen op de islam worden toch gevoerd onder de vlag van de democratie? Om de democratie te vrijwaren, zo voeren die intellectuele elites in de talloze mediadebatten dan aan, moeten zij inburgeren, want ‘hun cultuur’ of ‘hun religie’ zou botsen met ‘onze waarden’.

Vanuit een historisch en democratisch perspectief is die visie echter uiterst problematisch. Maar ook met de blik op de toekomst gericht biedt deze visie geen toekomstperspectief die werkelijk in staat is een goede samenleving op te bouwen. Democratie wordt in die discoursen niet alleen begrepen als een eigenschap van ons, van onze samenleving, maar ook als een instrument voor exclusie in plaats van inclusie. In die debatten wordt democratie niet gebruikt in haar historische en dus ideologische betekenis, maar als een cultuurkenmerk van ‘ons’. Wij zijn dan democraten, wij aanvaarden de scheiding kerk en staat, wij zijn voor gelijkheid man en vrouw, … En zij? Zij worden afgebeeld als ons spiegelbeeld.

We kennen deze riedeltjes ondertussen al en weinigen stellen er zich vragen bij. We zouden dat nochtans beter wel doen; dan pas worden de verborgen agenda’s en de gevolgen duidelijk. Vooreerst is het opmerkelijk dat deze ‘cultuurkenmerken’ slechts een zeer summiere selectie zijn van de rechten die we kennen als de mensenrechten. Bovendien zijn het net die waarden die in het dominante discours over de islam worden gezien als on-islamitisch. Meteen wordt ook duidelijk dat dit net het doel is, die waarden worden opgerakeld als onderscheid tussen ‘ons’ en ‘de ander’. Een hoofddoek wordt dan meteen neergezet als een eenduidig symbool van onaangepastheid, van fundamentalisme en onderdrukking. En dus moet de hoofddoek in naam van de vrijheid verdwijnen. Om de vrijheid te vrijwaren, moeten ‘we’ ‘hun’ godsdienstvrijheid opofferen. Zij moeten worden als ‘wij’; enkel dan kunnen ze vrij zijn. Enkel dan is men neutraal, aldus intellectuelen als Vermeersch.

Neutraliteit in deze betekenis is natuurlijk het platweg opleggen van één visie aan anderen. Ze is met andere woorden onderdrukkend en heeft met vrijheid niets van doen. Ze is gebaseerd op de macht van één groep over de andere. Dat is geen democratie, maar een tirannie van de meerderheid. In tijden van superdiversiteit is een dergelijke benadering van de samenleving gedoemd om te leiden tot polarisering, onderdrukking en conflicten. Het idee van godsdienstvrijheid gestoeld op de scheiding van Kerk en Staat was dan ook niet toevallig een idee dat rijpte in tijden van godsdienstoorlogen. Locke pleitte in zijn “on toleration” voor godsdienstvrijheid, inclusief het belijden van die godsdienst in groep en in het openbaar. Het was volgens hem aan het individu om te bepalen wat hij geloofde of niet geloofde, de staat had daar – zolang die de beleving van de civiele rechten van anderen niet schond- volgens hem niets in te zeggen. Spinoza, Paine en bij uitbreiding alle radicale verlichtingsdenkers pleitten niet louter voor tolerantie, maar zagen godsdienstvrijheid en vrije meningsuiting als een recht voor eenieder. Dit recht was voor deze radicale verlichtingsdenkers een van de vele onvervreemdbare rechten die alle mensen hadden. Willen we de democratie en de mensenrechten overeind houden, dan kunnen we dus maar best onze geschiedenis kennen. Anders verkoopt men ons een dictatuur in naam van de democratie.

Democratie en mensenrechten

Democratie en mensenrechten zijn twee zijden van dezelfde medaille. De mensenrechten zoals die tot uiting komen in de Franse en Amerikaanse verklaring van de 18de eeuw spruiten voort uit de intellectuele traditie van de radicale verlichtingsdenkers en vormen de basis van een verlichte democratie. Deze radicale verlichtingsdenkers, in tegenstelling tot hun gematigde collega’s zoals Hume, Voltaire of Kant, hielden onverkort pleidooi voor democratie en mensenrechten. Zij schonken ons de ideeën dat we allen geboren worden met dezelfde, onvervreemdbare rechten; dat we allen vrij en gelijk zijn en dat de staat een instrument is voor alle burgers om deze rechten te garanderen en te verwezenlijken. Dat zijn tevens de fundamenten van een democratie.

Condorcet, die mee de pen vasthield van de eerste versie van La Declaration, zag de Mensenrechten als een instrument om een goede samenleving op te bouwen. De mensenrechten waren volgens hem lang niet volledig, maar moesten gaandeweg uitgebreid worden zodat ze het geluk van eenieder konden vergroten. Volgens de verlichtingsdenkers was de democratie het systeem bij uitstek om die rechten te garanderen. Ten grondslag van de democratie ligt namelijk het idee dat we allen gelijk zijn en dat we dus allen dezelfde rechten hebben.

De democratie moet er dan ook zijn voor eenieders belangen en niet alleen voor de belangen van de meerderheid. Immers, zodra de meerderheid zijn wil doordrijft ten koste van de minderheden leven we niet meer in een democratie, maar in een despotisch regime. Dat is de reden waarom Rousseau een onderscheid maakte tussen “the will of all” en “the general will” (Todorov, 2010). “The will of all” is de mechanische som van de verschillende stemmen en zou in theorie unaniem moeten zijn, maar in de praktijk betekent ze voor Rousseau de stem van de meerderheid. “The general will” daarentegen neemt de verschillen in rekening. De basis van die algemene wil is dus het idee dat we allen gelijk zijn voor de wet en dat dus geen enkele burger kan uitgesloten worden of als inferieur beschouwd worden. Deze algemene wil is dus niet de som van de verschillende individuele identiteiten en meningen, maar bestaat uit het zoeken naar een algemeen belang dat alle verschillen recht aan doet.

De verlichte democratie is onvermijdelijk gestoeld op “the general will”. Enkel daardoor kan ze verbinden, ze tracht de belangen en rechten van eenieder in de samenleving te realiseren en niet het belang of de visie van de meerderheid te realiseren ten koste van de minderheden. Verkozenen in een democratie moeten dus regeren in het belang van alle onderdanen, niet alleen in het belang van degenen die hen verkozen hebben. Vanuit deze opvatting van democratie heeft iedereen dan ook te winnen met democratie. De reden waarom de tweede Belgische revolutie in 1830 slaagt, is omdat ze vertrekt vanuit dit perspectief. Enkel zo wordt een gemeenschappelijk strijddoel geschapen voor zowel katholieken en liberalen. De Belgische natie moest ‘[…] voortaan bestaan uit gelijke staatsburgers met als leuze ‘vrijheid in alles voor allen’. (Wils)

Vanuit dit historisch perspectief op democratie als filosofisch en politiek idee leren we twee zaken. Ten eerste zien we dat de zogenaamde verlichtingsadepten in het huidige maatschappelijk debat een geperverteerde visie van democratie en mensenrechten naar buiten brengen. Ten tweede leren we dat deze historische visie op democratie binnen het radicale verlichtingsdenken uitermate relevant is in de huidige context van globalisering en superdiversiteit net omdat ze vertrekt vanuit natuurlijke en onvervreemdbare rechten van elk individu en niet vanuit de dominantie van de meerderheid.

Universalisme

Een derde ingrediënt die deze radicale verlichtingsdenkers ons twee eeuwen geleden aanreikten was universalistisch denken. Veel van deze intellectuelen leefden niet binnen de contouren van één grondgebied maar in een globale wereld. Thomas Paine vocht in Ierse revoluties, was in Amerika ten tijde van de Amerikaanse revolutie en in Frankrijk ten tijde van de Franse revolutie. Thomas Jefferson verbleef niet louter in Amerika, maar trachtte vanuit Parijs de Amerikanen te overtuigen om de Franse revolutie te steunen. D’Holbach studeerde net zoals Voltaire in Leiden. Hume bezocht dan weer zijn Franse geestesgenoten enz enz. Niet alleen hun dagelijkse praktijk was globaal, ook hun denken was kosmopolitisch.

De verlichting is vanaf de start heel duidelijk universeel georiënteerd (Sternhell, 2010). ‘Universalism was one of the quintessential characteristics of the Enlightenment’, schrijft Israel (2011). De filosofen dachten volgens Hobsbawm (1962) niet in national(istisch)e termen, maar in termen van universele eenheid van de mensheid. En ook Israel (2011) benadrukt dat: ‘[…] the concept of distinct ‘national’ enlightenments seems to me altogether invalid […]’. Iedere mens, waar ook ter wereld, heeft dezelfde natuurlijke en onvervreemdbare rechten.

De mensenrechten waren voor hen per definitie universeel en dus geldig voor elk individu. Bovendien waren die rechten onvervreemdbaar. Iedereen was er onverkort eigenaar van en niemand mocht deze rechten inperken, ook democratisch verkozen leiders niet. Condorcet pleitte in de 18de eeuw niet alleen voor gelijke rechten voor man en vrouw, hij hield ook vurige pleidooien voor gelijke rechten van zwarten en voor de afschaffing van de slavernij. Meer nog, deze denkers waren niet louter papieren tijgers, ze streden actief voor een betere samenleving. Zo was Condorcet ook sterk actief in de lobbygroep “Society of the friends of Negroes” die actief ijverde voor de gelijkberechtiging van zwarten in tijden dat dit lang niet evident was.

Filosofie stond dus niet los van de samenleving, maar was net een fundament van maatschappelijke en politieke actie. Condorcet droomde van de vrolijke revolutie. Hij wijdde er niet alleen essays aan, hij voegde de daad bij het woord in de eerste revolutionaire regering van Frankrijk. Paine en Barlow hielden een stevig pleidooi voor wat zij een ‘generale revolutie’ noemen tegen vooroordelen en onwetendheid. De verlichte revoluties zijn ook geslaagd in hun universele opzet. Niet alleen zijn de ideeën die deze revoluties gevoed hebben universeel (de radicale verlichtingsdenkers beroepen zich niet louter op een globaal intellectueel debat, ze spelen ook leentje buur bij de oude Grieken, bij de islamitische freethinkers en bij Indische denkers enz.), ook in de praktijk heeft hun strijd universele gevolgen. Paine stelt over de Franse Revolutie heel duidelijk dat ‘there was little that was inherently French about the democratic ideology premeating the Revolution of 1789-1792’, (Israel 2010) Ook Hobsbawm komt tot deze conclusie in zijn klassieke werk ‘The age of revolution’: ‘All of them [de Franse revolutionairen; IM] therefore conceived of revolution as unified and indivisible: a single European phenomenon rather than an aggregate of national or local liberations.’ (Hobsbawm, 1962). Israel (2011) wijst ons er in dit kader zelfs op dat de Nederlandse, Britse, Franse en Duitse verlichtingsdenkers invloed kenden over de hele wereld. Hun ideeën circuleerden in Rusland, Scandinavië, Oostenrijk, Polen, Spanje, Portugal, Griekenland, Amerika en Egypte.

Superdiversiteit en de herschaling van de democratie

Als we ons nu concentreren op de realiteit van vandaag, dan zien we dat deze historische uitstap heel interessante ingrediënten oplevert die oplossingen aanreiken voor de huidige realiteit. Die realiteit is er niet alleen één van globalisering en superdiversiteit, maar steeds meer ook een realiteit van ongelijkheid en democratische afbraak. Bovendien hangen al deze fenomenen in een heel complexe dialectiek samen. Willen we nadenken over een toekomstige goede samenleving, dan dienen we ons bewust te zijn van de complexe realiteit waarin we leven en de samenhang tussen de aangehaalde evoluties. Ik doe hier een summiere en dus onvolmaakte poging.

Sinds de val van de Berlijnse muur stellen we wereldwijd ingrijpende veranderingen vast in migratiegolven en patronen. Simpel gesteld: vòòr de val van die muur en vòòr de verdere eenmaking van de Europese unie zagen we geen Bulgaarse of Poolse nummerplaten rijden op onze wegen. Vandaag zijn die er wel. Vandaag leven we niet meer in een Belgische samenleving met enkele migranten, we leven in een superdiverse samenleving. Superdiversiteit is vandaag de norm – niet ‘Vlaams’. 50% van de leerlingen in onze grootsteden hebben een migratieachtergrond. Op het Belgisch grondgebied leven mensen met roots in bijna 200 verschillende landen. Diversiteit is geen randfenomeen meer. Empirisch gezien is “dé Vlaamse samenleving” – in de zin van 1 volk, 1 natie, 1 taal en 1 cultuur- een fictie. Het is een ideologisch beeld dat weliswaar nog steeds bestaat in de hoofden van veel autochtone Vlamingen, maar niet tastbaar is. De feiten zijn wat ze zijn. We wonen met zijn allen in een superdiverse en sterk geglobaliseerde immigratiesamenleving. Dat is de empirische realiteit.

Het denken in termen van gemeenschappen op basis van afkomst is vandaag extreem moeilijk empirisch te staven. Immers, zelfs binnen één qua waarden en normen verondersteld homogene groep zien we gigantische verschillen. Nationaal denken of culturaliseren is meer dan ooit absoluut onzinnig. Mensen, zelfs mensen met eenzelfde nationaliteit, verschillen mogelijks van religie, van opleiding, van politieke voorkeur, van seksuele voorkeur of van geslacht. Ze hebben andere schoolervaringen of ervaringen met administratie of werk. Ze spreken andere talen en zijn anders gesocialiseerd. Maar er is meer, ze wonen potentieel op verschillende plaatsen in ons land en hebben bijgevolg heel andere leefomgevingen. Een nieuwkomer die terecht komt in de Brugse poort in Gent of Molenbeek in Brussel moet zich in een heel andere buurt nestelen dan een persoon die terechtkomt in Wingene dorp.

Die superdiversiteit is maar mogelijk binnen een globale context. Ze hangt bovendien ook sterk samen met de opkomst van nieuwe media in de jaren 90. Die media laten immers toe dat migranten hun band met het thuisland actief kunnen onderhouden. Migranten communiceerden in de jaren 70 o.a. via cassettebandjes die ze opstuurden naar het thuisland. Die communicatie verliep zeer traag, al snel ging er een maand voorbij vooraleer de communicatie heen en terug was gereisd. Vandaag zorgen email, Facebook, Skype en gsm’s voor een ogenblikkelijk en continu contact. Bovendien kunnen migranten via satelliettelevisie kijken naar het nieuws en de shows uit het thuisland. Dat betekent dat personen die hier geïsoleerd leven een groot sociaal leven kunnen hebben eenmaal ze achter hun pc kruipen (Blommaert en Backus, 2012). Die nieuwe migratie, gekoppeld aan de hedendaagse communicatiemiddelen én aan het beleid van de verschillende Europese lidstaten, zorgt voor die enorme diversiteit aan elementen die het leven tekenen van iedereen in onze samenleving, zowel autochtoon als allochtoon. We bouwen en onderhouden onze identiteit virtueel of fysiek via meerdere media in meerdere landen.

In de laatste twee decennia zien we die superdiversiteit de norm worden. Niet alleen migranten of hun kinderen bouwen immers hun identiteit op in een geglobaliseerde context, ook zogenaamde autochtonen doen dat. De kans is reëel dat jij en je vrienden via Facebook, Twitter, online games of Erasmus-uitwisselingen vriendschapsrelaties onderhouden met mensen uit uiteenlopende hoeken van de wereld. De kans is even reëel dat ze zich oriënteren op een wereldwijde subcultuur. Ze zijn dan skater, hipster, hijabista (Blommaert & Varis, 2012) of neopunker. Wat belangrijk is in hun leven wordt niet meer per sé bepaald door de vriendjes in de straat, maar is vaak globaal gestructureerd en niet zelden ook gecommercialiseerd.

Onze meerlagige identiteiten mogen we dan wel deels globaal construeren, onze democratie speelt gek genoeg nog steeds in een nationale logica (Maly & Blommaert, 2013). Meer nog, als een gevolg van deze globale evoluties zien we al decennia een opstoot van nationalisme. Dat nationalisme stelt zich voor als een antwoord op de onzekerheid en de bedreigingen van de neoliberale globalisering. Tevens pretendeert ze “onze identiteit” te beschermen tegen de invasie van die superdiversiteit. Deze oplossingen zijn echter schijn. De nationalistische reflex ten aanzien van superdiversiteit toont enkel met verve het deficit aan van nationale democratieën.

Dat onze democratie beperkt is tot het nationale niveau, heeft in de praktijk heel ondemocratische effecten. In de praktijk zijn deze democratieën in tijden van superdiversiteit en globalisering immers geen instrumenten meer die rechten realiseren en garanderen. Integendeel, voor steeds meer mensen zijn ze zelfs een rem op het realiseren van die rechten. Concreet vertaalt die nationale democratie zich vandaag in het feit dat we hier samenleven met mensen op één grondgebied die heel verschillende statuten hebben in onze samenleving. Minder eufemistisch betekent dit dat deze mensen verschillende politieke, sociale, culturele en economische rechten hebben. Onze rechten hangen in een wereld van naties’ af van onze nationaliteit, niet van het feit dat we mens zijn. En meteen wordt duidelijk waarom het universele denken zo belangrijk is om te kunnen spreken van een democratie. Als een democratie beperkt blijft tot de natie, dan betekent dat in tijden van superdiversiteit en globalisering dat een van de fundamenten van de democratie weggeslagen is: het gelijkheidsbeginsel.

Superdiversiteit, utopistiek en de democratische strijd

In het licht van het bovenstaande gaan de vragen die ons vandaag bezig zouden moeten houden over hoe we de idealen van de radicale verlichtingsdenkers vandaag kunnen realiseren. Hoe we in tijden van globalisering en neoliberalisme kunnen bouwen aan goede samenlevingen. Het is via ideeën dat we bouwen aan de samenlevingen van morgen. Enkel als we durven denken en dromen van betere, rechtvaardigere en gelijkere samenlevingen zullen we later in staat zijn om deze te realiseren.

De verlichte revoluties van de 18de en 19de eeuw zijn volgens Israel “revolutions of the mind”. Ze komen voort uit ideeën die velen vandaag als “te abstract” zouden afdoen. Vandaag hebben we een overdosis aan politici en met hen ook veel intellectuelen die zich louter bezig houden met de waan van de dag. Zogenaamd ‘realisme’ viert hoogtij: enkel wat vandaag mogelijk is en lijkt, wat ‘de mensen vandaag willen’ staat op de agenda. Weinigen breken het hoofd over wat zou kunnen of wat zou moeten zijn. Nochtans is er weldegelijk ruimte tot verbetering. Meer nog, er is sterke nood aan. We leven in een tijd waar een heel pak van de verworven rechten –hetgeen ons leven tot een goed leven maakt – onder druk komen te staan of zelfs daadwerkelijk afgebroken worden onder het eufemisme van modernisering. Progressie staat nog zelden gelijk met vooruitgang voor eenieder.

Ik volg dan ook Wallerstein (1996) wanneer hij oproept tot het beoefenen van utopistiek. Utopistiek is volgens de gerenommeerde socioloog niet zomaar een woordspelletje. Terwijl een utopie per definitie verwijst naar iets wat nergens bestaat, wil Wallerstein met zijn pleit voor een utopistiek nadenken over historische alternatieven. In de rijke traditie van de radicale verlichtingsdenkers pleit hij voor wetenschap die ten dienste staat van de creatie van een nieuwe, betere samenleving. Via de utopistiek zouden volgens Wallerstein serieuze analyses moeten gemaakt worden van de historische alternatieven die mogelijk zijn. De utopistiek moet dus niet de perfecte en onvermijdelijke toekomst uittekenen, maar betere, rechtvaardige alternatieven uitdenken die historisch mogelijk zouden kunnen zijn. Geen determinisme bestaand uit een onafwendbaar hemel op aarde, maar politiek, wetenschap, moraal en sociale actie die samenvloeien in een streven naar een betere samenleving.

Deze oefening doen inzake democratie lijkt me in deze tijden van economische, financiële, ecologische en democratische crisissen geen overbodige luxe. Meer nog, het is een absolute noodzaak. Om deze oefening te kunnen maken is de erfenis van de radicale verlichtingsdenkers inzake democratie en mensenrechten van onschatbare waarde. In plaats van te vertrekken van het idee dat de verlichting gerealiseerd is, en haar te zien als een historische feit, moeten we beginnen nadenken hoe we de democratie van de verlichtingsdenkers volledig kunnen realiseren of vrijwaren. Een aantal ingrediënten zijn daarbij duidelijk: gelijke en onvervreemdbare rechten voor eenieder, democratie en universele mensenrechten.

Vraag is nu: hoe realiseren we dat in de geglobaliseerde wereld van vandaag? Hoe realiseren we op wereldschaal gelijke rechten voor eenieder? Is een sociale zekerheid op wereldschaal een oplossing, is het mogelijk? Is een democratie op die schaal wenselijk en hoe verhoudt die zich tot democratie op de andere schalen? Hoe garanderen we vrijheid en gelijkheid voor eenieder op wereldschaal? Onderwijs voor eenieder was één van de basisvoorwaarden van een democratie, zonder democratische mens immers geen democratie. Hoe organiseren we dat en wie organiseert dat? Het losgeslagen economisch systeem zorgt vandaag voor de grootste factoren van onderdrukking, welke alternatieven zijn daarvoor denkbaar en hoe kunnen we die implementeren? Hoe garanderen we de politieke rechten van alle individuen in tijden van hypermobiliteit? Is het normaal dat, als we verhuizen, we ook onze politieke rechten verliezen? Welk politiek systeem laat ons toe om die te behouden en hoe organiseren we zo’n systeem? Hoe garanderen we het universele recht op gezondheidszorg in een meertalige en superdiverse samenleving? Dit recht houdt in dat ieder individu waar ook ter wereld de beste zorgen moet kunnen krijgen, ongeacht zijn of haar nationaliteit. In de praktijk kan dat bijvoorbeeld betekenen dat er steeds tolken ter beschikking moeten kunnen staan van patiënten.

Onze toekomstige samenlevingen zullen meertalige, multiculturele, multireligieuze steden zijn. Ze zullen superdivers zijn, “no matter what”. Willen we staatsstructuren oprichten die voor al deze mensen over de hele wereld het goede leven faciliteren, dan zullen we die moeten uitdenken, want ze zullen er niet spontaan komen. Dat betekent dat we algemene principes moeten hanteren die we in heel concrete situaties op zo’n manier vertalen dat ze bijdragen tot het garanderen van gelijke rechten van eenieder op elk grondgebied. We moeten de oefening maken om de universele rechten van eenieder om te zetten in de praktijk. Er is dus niets abstracts aan de waarden van vrijheid en gelijkheid, integendeel: ze noodzaken een heel concreet dagelijks strijden voor de realisatie van onze onvervreemdbare rechten. Net daarom is het hoog tijd dat we de democratie 2.0 uitdenken en dat we alternatieven voorbereiden. als we ze niet kunnen denken, dan wordt heel moeilijk om ervoor te strijden.

Utopistiek als permanente democratische strijd

Er is dus duidelijk een hoop (denk)werk aan de winkel. Opvallend is dat de grote vragen die ons leven bepalen in wezen weinig gebaat zijn met voorstellingen over ‘ons’ en ‘de ander’, maar veel meer met zaken die ieder van ons, ongeacht ons geloof, onze voorkeuren, onze waarden en normen toelaten om ons leven uit te bouwen zoals wij dat willen. In de debatten over de multiculturele samenleving zien we een complete afwezigheid van een rechtenperspectief, van democratie als groot verhaal. Democratie wordt geen zaak van constante strijd, constante verdieping en verbreding, maar wordt verbeeld als een eigenschap van ‘ons’. En net die beweging zorgt voor een armoede in het denken en een uitholling van democratie. Kritiek, kritisch nadenken en verzet zijn de basis van een democratie, het is hoog tijd dat we dit terug in de praktijk zetten. Als we nu niet denken over alternatieven voor morgen en er voor strijden dan zouden wel eens kunnen wakker worden in een wereld van lang geleden. Een wereld zonder rechten.

Bibliografie

Blommaert, J. & Backus, A. (2012). Superdiverse Repertoires and the individual. Tilburg Papers in Culture Studies.

Blommaert, J. & Varis, P. (2012). How to, how to. The prescriptive micropolitics of Hijabista. Kif Kif:http://www.kifkif.be/actua/how-to-how-to

Condorcet in Lukes, S. & Urbinati N., (2012). Condorcet Political writings. Cambridge, Cambridge University Press.

Decrues, T. (2013). Een paradijs waait uit de storm. Berchem: EPO.

Hobsbawm, E.J. (1962). The age of revolution. Europe 1789-1848. London: Abacus.

Israel, J. (2010). A revolution of the mind. Radical Enlightenment and the intellectual origins of Modern Democracy. Princeton; Oxford: Princeton University Press.
.
Israel, J. (2011).Democractic Enlightenment. Philosophy, Revolution, and Human Rights 1750-1790. Oxford; New York: Oxford University Press.

Locke, J. 1983 [1689]: A letter Concerning toleration. Hackett Publishing Company, INC. Indianapolis.

Maly, I. (red.) (2007). Cultu(u)rENpolitiek. Over media, globalisering en culturele identiteiten. Antwerpen: Garant.

Maly, I. (2009). De Beschavingsmachine. Wij en de islam. Berchem: EPO.

Maly, I (2012). N-VA. Analyse van een politieke ideologie. Berchem: EPO.

Maly, I & Blommaert, J. (2013). ‘Realisme’ als ideologie. superdiversiteit, precariteit en de nood aan Verlichting. In Coussée, F. & Bradt, L. (2013). Jeugdwerk en sociale uitsluiting. Handvatten voor emanciperend jeugdbeleid. Leuven / Den Haag: Acco.

Sternhell, Z. (2010). The Anti-Enlightenment Tradition. New Haven; London: YaleUniversity Press;

Todorov, T. (2010). In defence of the Enlightenment. London: Atlantic Books.

Paine, T. & Linebaugh P. 2009: Peter Linebaugh presents Thomas Paine: rights of man and common sense. Verso, London, New York.

Rousseau, J-J. (1755). Vertoog over de ongelijkheid. Amsterdam: Boom.

Sternhell, Z. (2010). The Anti- Enlightenment Tradition. Yale University Press.

Wallerstein, I (1998). Utopistics. Or, Historical choices of the Twenty-first Century. New York: The new press.

Wills, L. (1992). Van Clovis tot Happart. De lange weg van de naties in de Lage Landen. Antwerpen: Garant.

Allochtoon of niet? Over het schrappen van woorden en de realiteit

Het is een kleine hype aan het worden. De krant De Morgen beet de spits af. Zij zouden het woord ‘allochtoon’ niet meer gebruiken. Stadsbesturen in Nederland en nu ook in België volgen en schrappen het concept uit hun beleidsnota’s. Het woord zou stigmatiseren, het zou een wij-zij-onderscheid in zich dragen, … Allochtoon is dan een containerwoord dat anderen labelt als anders, als niet van hier én als minder waard. Het schrappen van het concept allochtoon wordt neergezet als de ultieme antiracistische daad. In onze samenleving waar we al decennialang overspoeld worden met een anti-vreemdelingen-ideologie, is het zonder twijfel zo dat een dergelijke oproep getuigt van politieke moed. Het laat een ander geluid horen en schept de hoop op een strijd voor een wereld van gelijke burgers met onvervreemdbare rechten. Vraag is nu of dit schrapgedrag ook effectief een andere realiteit schept? En wat zijn de randvoorwaarden vooraleer deze politieke daad structurele effecten heeft in de realiteit?

Om op deze vragen te kunnen antwoorden is het niet alleen interessant om zicht te krijgen op de relatie tussen woorden en realiteiten, het is noodzakelijk. De sociolinguïstiek is waarschijnlijk de wetenschappelijke discipline bij uitstek om ons te leiden naar het antwoord op deze vraag. We starten deze paper dan ook met enkele theoretische bespiegelingen over de relatie tussen taal en werkelijkheid. Vervolgens kijken we vanuit die inzichten naar de mogelijke effecten van de schrapping van het concept en duiden enkele randvoorwaarden die kunnen leiden tot een werkelijke beweging in het maatschappelijk debat en in de maatschappelijke praktijk. Ik zal daarbij pleiten om de huidige actie te kaderen binnen een bredere politiek-ideologische strijd die de waarden van de radicale verlichting centraal stelt.

Ten ingeleide

Een eerste vaststelling. Het idee dat woorden louter woorden zijn en geen materiële effecten hebben is uiteraard fout. Woorden scheppen mee de realiteit waarin we leven. Ze bepalen niet alleen de perceptie van die realiteit, ze structureren mee die realiteit en geven er betekenis aan. Ze vormen de basis voor onze handelingen. Vanuit dit perspectief lijkt het schrappen van het woord allochtoon een daad van betekenis met directe gevolgen in de realiteit. Daarmee lijkt de kous af. Helaas is het vraagstuk complexer dan dat. Immers het concept allochtoon staat niet op zichzelf, maar kan als het ware gezien worden als het sluitstuk van een ideologie, de ideologie van het homogeneïsme. Nog buiten de vragen gerekend of het schrappen van woorden ook effectief kan, en of dit dan ook onvermijdelijk tot gevolg heeft dat ook de burgers zelf die woorden schrappen, staat het schrappen van één woord nog niet gelijk met het schrappen van een heel discours, van een ideologie.

Dat werd pijnlijk duidelijk toen de toenmalige hoofdredacteur van De Morgen in De Kruitfabriek op Vier de beslissing van zijn krant kwam toelichten. Wouter Verschelden stelde daar dat De Morgen het woord allochtoon niet meer zou gebruiken omdat het stigmatiseert enerzijds en omdat het onnauwkeurig is anderzijds. Men kon er volgens hem niets mee aan in een kwaliteitskrant. Wel benadrukte hij, net zoals in zijn column in de krant, dat dit niet betekende dat het maatschappelijk debat over integratie en de ‘multi-etnische’ samenleving niet moest gevoerd worden. Wel integendeel.

Wat dit debat dan inhield volgens die hoofdredacteur en hoe het gevoerd moest worden, werd in dezelfde uitzending meteen rijkelijk geïllustreerd. Het andere item in dit programma ging immers over de relletjes in Borgerhout ten tijde van de Reuzenstoet in het najaar 2012. Dergelijke opstootjes trekken traditiegetrouw een klassiek-distantiëringsritueel op gang. Relletjes van enkele ‘allochtone jongeren’ leiden bij een groot deel van de journalistieke klasse meteen tot een zoektocht naar distantiëring van de ‘gematigde allochtonen’. De onderliggende gedachte is immers, dat er een probleem is met de integratie van moslims in onze samenleving.

Iedereen die destijds aanwezig was tijdens de stoet, of in de dagen erna luisterde naar de reacties van ‘allochtone’ politici of keek naar het ‘allochtone’ middenveld, die kon vaststellen dat die betogers een kleine minderheid vormden en dat hun baldadig optreden er uiterst kritisch becommentarieerd werd. Echter, even klassiek in het ‘allochtonen’ of moslims-discours van die groep journalisten is dat ze die distantiëring maar minnetjes vinden of zelfs helemaal niet zien of horen. Verschelden behoort blijkbaar tot deze categorie van journalisten. Hoewel zowel de imam Taouil als de Groen-politica Meyrem Almaci in zijn bijzijn net deze relschoppers in prime time hadden veroordeeld, had dat geen enkele impact op zijn ‘mening’. Hun nadruk op het feit dat deze jongeren een minderheid waren, dat tientallen ‘moslimjongeren’ meeliepen in die stoet en dat er nog veel meer ‘allochtonen’ kwamen kijken, had geen effect op wat de hoofdredacteur van De Morgen ‘zag’. Dat Taouil en Almaci geduid hadden dat de ‘moslimtoeschouwers’ en –deelnemers aan de reuzenstoet deze opstootjes veroordeelden, kon Verschelden niet overtuigen. Hij bleef bij zijn vaststelling, bij zijn ‘mening’:

“Wat mij stoort in het hele debat. Dat er weinig… jullie zeggen altijd der is een grote meerderheid en die zijn gematigd. Het gaat enkel maar over een kleine groep extremisten. Maar toch hoor ik die gematigde groep eigenlijk heel weinig. Die vraag over die ouders is heel terecht, maar het gaat toch veel breder dan dat?”

Verschelden ziet een breed probleem en dat probleem is een probleem eigen aan ‘jullie’, aan de integratie van ‘de moslims’. Dit is voor imam Taouil het signaal om op te roepen om een witte mars van moslims te organiseren om duidelijk te maken dat die moslims dergelijke opstoten afkeuren. De roep naar distantiëring is zo klassiek dat de geviseerden steeds straffer uit de hoek willen komen om zich te distantiëren. Die effectloosheid van het distantiëringsritueel werd ook deze keer pijnlijk duidelijk geïllustreerd, dit maal door een van de lievelingen van ‘progressief Vlaanderen’: Tom Lenaerts. Lenaerts haakte in op het voorstel van Taouil met volgende assertieve opmerking: “Jullie moeten geen witte mars organiseren, jullie moeten jullie kinderen in bedwang houden”. Taouil kent ondertussen het klappen van de zweep en bevestigde meteen dat dit een ouderlijk probleem is. Waarop Verschelden terug inhaakt: “Waar zijn die gematigde moslims dan”.

Hier zien we meteen de kern van het probleem: woorden schrappen staat niet gelijk aan het schrappen van discoursen, laat staan dat het raakt aan de machtsverhoudingen. Immers, Verschelden schrapt dan wel het woord allochtoon en roept op tot nuance, in de praktijk verandert dat geen zier aan zijn discours dat nog altijd gebaseerd is op een heel duidelijke wij-zij-categorisering. De nuance betekent in dit geval dat stereotiepe veralgemeningen niet meer vastgehaakt worden aan het concept allochtoon, maar aan het concept moslim. En dat zorgt nog altijd voor een heel duidelijke wij-zij opdeling. Dat wordt treffend geïllustreerd door Lenaerts’ nadruk op ‘jullie’ als hij Almaci en Taouil aanspreekt. Hoewel ze de rellen veroordelen, er zelf niet bij betrokken waren en ook hun kinderen niet, worden ze wel tot de ‘jullie’-groep gerekend. En dus zijn ze ook mee schuldig én dus moeten ze zich distantiëren en zorgen dat heel ‘hun’ gemeenschap zich distantieert.

Dit distantiëringsritueel is bovendien enkel bij ‘hen’ noodzakelijk. Als een samenkomst van Vlaamse jongeren, na een Facebook-oproep om een collectief dansje op te voeren op het plein voor het Centraal station in Antwerpen, uitmondt in gevechten en onlusten, dan moet geen enkele Vlaming zich distantiëren. Hier wordt de hele machtsongelijkheid die schuilgaat achter het discours duidelijk en het wordt even duidelijk dat het schrappen van het woord allochtoon daar geen bal aan verandert.

Verschelden en Lenaerts illustreren hier een klassieke sociolinguïstische wet: woorden hebben, in de praktijk, geen vaste woordenboekdefinitie. Woorden krijgen betekenis doordat ze gebruikt worden in een bepaalde context, binnen een welbepaald discours door een bepaalde spreker in een bepaalde tijd met welbepaalde doelstellingen, enz. In de realiteit zien we dus dat de betekenis van woorden constant aan verandering onderhevig is. Een simpele knipoog kan de betekenis van een woord veranderen. Toch is die verandering niet oneindig: er zijn allerhande regels die in een dergelijke specifieke setting gelden en die regels zijn ook onderhevig aan politieke, sociale economische en culturele contexten van strijd. En het is in die context dat de betekenis bepaald wordt van een woord. Dat verklaart ook waarom een vrij neutrale en objectieve term als gastarbeider in de loop van de decennia een negatieve connotatie verwierf en vervangen werd door het woord migrant. Al snel nam het concept migrant en later de opvolger allochtoon die negatieve connotatie over. We leren hieruit dat niet zozeer het woord an sich een probleem is, maar wel het bredere discours. Barthes benoemt dat als het effect van de mythe. Die mythe geeft woorden een nieuwe betekenis en dat is het gevolg van een politiek-ideologische machtsstrijd.

Allochtoon en de politiek ideologische strijd om betekenis

Het vanuit dit sociolinguistisch perspectief dat ik vandaag kijk naar de impact van het al dan niet afschaffen van het woord. Vanuit die bril kunnen we niet anders dan vaststellen dat het concept allochtoon haar betekenis verwerft in de wijze waarop het gebruikt wordt in het dominante debat. En in die zin is het woord, met de bijhorende negatieve connotatie, perfect inwisselbaar met termen als migrant, vreemdeling, moslim, Turk, Gentse Turk, … Elk van deze termen krijgt binnen dat dominante discours dezelfde mythische definitie namelijk: iemand die niet van hier is en daarom problemen met zich meebrengt.

Bovendien hoeft de betekenis die kleeft aan een woord niet blijvend te zijn, ze is immers het gevolg van menselijk handelen. Of concreter, de betekenis is het gevolg van een voortdurende politiek-ideologische machtsstrijd. Het zou dus ook tot de mogelijkheden behoren dat zogenaamde ‘allochtonen’ het concept zelf hanteren als een geuzennaam, net zoals rappers dat gedaan hebben met het aangebrande ‘nigga’. Vanaf dan krijgt het concept een andere betekenis omdat het ingebed zit in een ander discours.

Vanuit deze realiteit is het misschien interessant om in rekening te brengen dat het begrip allochtoon initieel werd geïntroduceerd vanuit twee bezorgdheden. Ten eerste omdat het concept migrant te veel negatieve connotaties had opgelopen. En ten tweede, omdat beleidsmakers inzagen dat de kinderen van migranten ook te kampen hadden met discriminatie. Om deze mensen ook onderdeel te kunnen maken van een beleid gericht op gelijkheid moest die groep zichtbaar worden. Het begrip allochtoon was in eerste instantie een onderdeel van een discours gericht op gelijkheid, gericht op de bestrijding van discriminatie. Het zat ingebed in een wetenschappelijk discours en had geen enkele identitaire betekenis. Allochtoon was een concept dat een realiteit beschreef. Het beschreef die groep mensen in onze samenleving die vanwege hun afkomst of die van hun ouders en grootouders te maken hadden met discriminatie en zo als groep tevoorschijn kwamen in de statistieken van de arbeidsmarkt, van de huisvestingsmarkt en in het onderwijs.

De negatieve connotatie van het concept is dus een gevolg van een specifieke politiek-ideologische strijd en het gebruik van het concept in een heel andere context, namelijk de context van het gemediatiseerde maatschappelijk debat waar politieke partijen niet zelden trachten electoraal kapitaal te vergaren door te strijden tegen die ‘gevaarlijke, onaangepaste moslims’. Vanuit dit perspectief wordt duidelijk dat ook de nieuwe woorden die in de plaats zullen komen van het label ‘allochtoon’ an sich geen revolutionaire verandering teweeg brengen. Meer nog, de vraag is welke labels vervolgens zullen gebruikt wordt. De term etnisch-culturele minderheden is bijvoorbeeld als alternatief helemaal niet zo heilig makend. Integendeel. De intertekstuele traditie waarin het woord gebruikt werd in de laatste eeuwen is niet meteen een positief gegeven. De term etnie is geen waardenvrije term, maar is een concept dat een heel lange geschiedenis van gebruik kent en die geschiedenis kleeft aan dat concept. Zo is het opvallend dat we onszelf nooit zien als deel van een etnie. Je zal op het journaal nooit horen dat iemand een etnische Vlaming is. En net dat gebruik verraadt een geschiedenis. In de jaren 60 bijvoorbeeld werd etnie gebruikt als ‘a polite term for Jews, Italians and other lesser breeds.’ En ook het gebruik van het concept binnen de antropologie stond steeds gelijk aan de beschrijving van ‘de ander’. We bestudeerden ‘etnieën’ om iets te leren over ‘de oorsprong van de mens’: etnieën lijken dan relikwieën uit het verleden. De vervanging van allochtoon door etnisch culturele minderheden is dus helemaal geen stap vooruit, misschien zelfs integendeel. Ze herleidt mensen per definitie tot 1 identiteit: de etnische identiteit.

De afschaffing van een concept en de politiek-ideologische strijd

Is het schrappen van het woord allochtoon dan alleen maar een nietszeggende en louter symbolische actie? Is het een zaak van veel blabla en weinig boemboem? Niet noodzakelijk. Het concept allochtoon, als symbool van die dominante ideologie, is een problematisch gegeven en het afschaffen van het concept kan deel zijn van een veel bredere beweging. Enkel als de afschaffing past binnen een veel breder verhaal dat enerzijds focust op een ander discours en anderzijds op andere praktijken die in de ongelijkheid in burgerschap en discriminatie bestrijden, is deze afschaffing van de term werkelijk een revolutionaire verandering. Zo niet dreigt die afschaffing niet meer te zijn dan symboolpolitiek of een vorm van citymarketing. Om deze symbolische daad te laten uitgroeien tot het begin van een nieuwe realiteit moeten er dus een heel pak randvoorwaarden worden vervuld.

Eén ding is vandaag al duidelijk. Gent stuurt met deze beslissing een belangrijk signaal de wereld in. Ze klaagt als stad de wij-zij-categorisering aan en houdt pleidooi voor een nieuw burgerschap, een inclusief burgerschap waar “iedereen Gent is”. Deze slogan roept meteen ook een hele geschiedenis op: de geschiedenis van de radicale verlichting waar iedere burger gelijk is en onvervreemdbare rechten heeft. Dat is uiteraard een opvallend statement in tijden van een rechtse, antimigratie en Vlaams nationalistische hegemonie. De grote vraag is nu of deze symbolische politieke actie ook zijn vertaling zal krijgen in een ideologisch en beleidsmatig offensief op het Gentse grondgebied. Immers, de afschaffing van het woord an sich, als dat al zou kunnen, betekent in de praktijk vaak dat er een nieuwe categorisering zal verschijnen. De afschaffing van het concept, wil ze een nieuwe realiteit scheppen, zal dus een onderdeel moeten zijn van een veel bredere politiek-ideologische strijd. En deze politieke strijd zal zich moeten vertalen, zowel in het discours van de politici als in haar dagelijks beleid.

Concreet betekent dit dat Gent zal moeten bouwen aan het realiseren van een nieuw burgerschapsdiscours – én praktijk. Het voordeel is dat er op zich weinig nieuws moet uitgevonden worden op discursief vlak: er bestaat immers een heel lange traditie van spreken, denken en handelen dat gebaseerd is op een inclusief burgerschap. Die traditie kennen we onder het concept van de radicale verlichting.

Hier moeten we even uit het verhaal stappen. Immers hoewel DE verlichting vandaag een dominant gegeven is in het maatschappelijk debat, is het vanuit historisch perspectief heel moeilijk om te spreken over DE verlichting. Jonatan Israel, een van de meest eminente geschiedkundigen over de verlichting en de radicale verlichting in het bijzonder, is na jarenlang onderzoek en duizenden pagina’s tot de conclusie gekomen dat mensen die spreken over DE verlichting eigenlijk niet weten waarover ze het hebben. Israel benadrukt dat er heel veel verschillende stromingen zijn binnen die verlichting die vaak op ramkoers liggen met elkaar. Hij spreekt dan onder andere ook van het onderscheid tussen een gematigde verlichting (met Voltaire, Hume en Rousseau …) en een radicale verlichting (met Diderot, d’ Holbach, Condorcet, Paine, …). Hoewel beide bewegingen zich beroepen op de waarden van vrijheid en gelijkheid, is het volgens Israel de radicale verlichting die ons de democratie en de mensenrechten geschonken hebben. De gematigde verlichting pleitte voor verlichte monarchen en verzette zich tegen democratie en het idee dat iedereen gelijk is.

Het is waarschijnlijk geen toeval dat de ideologie van de radicale verlichting nagenoeg niet weerklinkt in het maatschappelijk debat. Het is immers opmerkelijk om vast te stellen dat vooral de rechterzijde van het politieke spectrum, zeker in het kader van het debat over diversiteit in onze samenleving, zich beroept op ‘de’ verlichting. Nog opmerkelijker is dat we in dat discours van de rechterzijde een enorme pervertering zien van de waarden van die politiek-ideologische traditie die ons de democratie geschonken heeft. De (radicale) verlichting, de rechten van de mens en de democratie worden in hun discours ingezet om ‘de ander’ uit te sluiten om ze extra plichten op te leggen en hun rechten voorwaardelijk te maken. De intellectuelen van de rechterzijde beroepen zich in de praktijk veeleer op de denkers uit de antiverlichting zoals Burke, Renan, Taine, De Maistre, Herder, enz… of in het beste geval op denkers uit de gematigde verlichting zoals Voltaire of Hume. Het hoeft geen betoog dat een dergelijk discours over de verlichting niet meteen het draagvlak versterkt heeft voor radicale democratie en de centrale waarden van de radicale verlichting binnen een superdiverse samenleving als de onze.

Jonatan Israel werpt op dat volgens hem de standpunten van de gematigde verlichtingsdenkers niet meer relevant zijn, meer zelfs, ze zijn volgens hem onverdedigbaar: ze leiden ons naar intolerantie, afbraak van rechten, verlicht despotisme of een verlichte monarchie, vox populisme en een afwijzing van ideeën die centraal staan in de opkomst van de democratie. De waarden van de radicale verlichting daarentegen zijn volgens hem relevanter dan ooit en verdienen dan ook een radicale verdediging, zeker in tijden waar de ideologie van de antiverlichting terug stevige voet aan de grond krijgt in heel Europa en bij uitbreiding de wereld. Lezen we de werken van die radicale verlichtingsdenkers dan valt op dat ze absoluut niet gedateerd zijn. Meer nog, vaak lijken ze nog maar net geschreven te zijn en hebben ze nog niets aan revolutionaire kracht ingeboet. Hun strijd om een betere samenleving klinkt actueler dan ooit. Opmerkelijk is bijvoorbeeld hun universeel en kosmopolitisch perspectief. Niet zelden waren die radicale intellectuelen van de 18de eeuw zelf migranten en voerden ze intellectuele discussies met mensen uit alle uithoeken van de wereld. Wat nieuw is aan deze radicale verlichting is niet zozeer de verschillende ideeën die ze opperen – veel van die ideeën zijn niet nieuw, maar worden overgenomen van de oude Grieken, van de freethinkers uit het Midden-Oosten, uit Indië, … – maar het feit dat al die ideeën samengebald geraken in een ideologie gericht op de opbouw van nieuwe samenlevingen.

In het ideeëngoed van die radicale verlichting staan gelijkheid en vrijheid centraal. Iedere burger heeft in die traditie onvervreemdbare rechten. Ik herhaal onvervreemdbare rechten: in die traditie is het niet een staat of een overheid die rechten toekent aan haar burgers, het tegendeel is het geval. De burger is eigenaar van zijn rechten. Society grants him nothing, onderstreepte de radicale verlichtingsdenker Thomas Paine. De staat is dan een instrument om de burgers die rechten te garanderen. Politici en ambtenaren werken in dienst van de burger, van alle burgers op het grondgebied ongeacht hun specifieke kenmerken zoals hun afkomst of nationaliteit.

Het is dan ook geen toeval dat radicale liberale denkers zoals Condorcet, die een prominente rol speelden ten tijde van de Franse revolutie, zich al jaren aan het inzetten waren voor gelijke rechten voor vrouwen, voor zwarten en zich fel verzetten tegen elke vorm van slavernij en uitbuiting. Gelijkheid en vrijheid waren in die traditie geen abstracte waarden die ergens zweefden boven de realiteit, maar dienden net als praktische handleidingen om nieuwe samenleving te bouwen. Samenlevingen die gekenmerkt worden door gelijkheid en vrijheid van eenieder op het grondgebied. Gelijkheid was voor deze denkers de voorwaarde om vrij te kunnen zijn. Willen we de waarden van deze radicale verlichting vandaag realiseren dan hebben we een radicale politiek nodig. Die radicale politiek begint met het uitwerken van een radicaal discours dat als leidraad dient om de samenleving te veranderen. Condorcet hield daarom pleidooi om de mensenrechten zoals die opgesomd werden in la declaration des droits de l’homme steeds uit te breiden als een instrument om veranderingen in de realiteit te bewerkstelligen. Eerst kwam het ideaal, en dat moest dienst doen als een instrument om de samenleving zelf te veranderen.

De radicale verlichting als stedelijke en kosmopolitische praktijk

De verlichting is dus niet iets wat deel is van ons erfgoed, iets uit het verleden dat al lang gerealiseerd is. Het kan ook niet ingezet worden om een cultureel evolutionisme te prediken, maar dient een handleiding te zijn om vooruitgang te boeken, om een samenleving op te bouwen die gericht is op de realisatie van deze idealen in de praktijk. Vanuit dit perspectief gedacht betekent dat heel concreet dat de afschaffing van het concept allochtoon slechts een mini-stapje is naar een betere wereld. Het verhaalt een intentie maar dient dus gepaard te gaan met een heel duidelijk discours en een heel duidelijke praktijk.

Concreet gaat dit over een discours over burgerschap waar het idee van onvervreemdbare rechten centraal staat in de context van een geglobaliseerde en superdiverse stad. Immers, hoewel de waarden van de radicale verlichting al meer dan twee eeuwen oud zijn, zijn ze nog altijd niet gerealiseerd. Meer nog, ze komen steeds meer onder druk te staan. Vandaag zijn onze rechten bijvoorbeeld voor een groot stuk afhankelijk van onze nationale identiteit. Dat betekent in de praktijk ongelijke rechten. Zo hebben officiële onderdanen meer politieke rechten dan nieuwkomers. Maar ook op sociaal, economisch, cultureel als religieus vlak hebben ‘echte Belgen’ meer rechten dan ‘nieuwkomers’.

Dat is bovendien niet alleen een officieel gegeven, het is ook een officieus gegeven. Het gros van de mensen met Turkse, Congolese of Marokkaanse roots zijn hier geboren en hebben ook de Belgische nationaliteit. Officieel hebben ze dus dezelfde rechten. In de praktijk is dat echter niet het geval. Racisme en discriminatie zijn nog altijd schering en inslag. Onderzoek na onderzoek stelt deze realiteit vast. Gisteren nog, toonde het consumentenprogramma VOLT nog aan dat racisme een gangbare praktijk is in het Gentse uitgangsleven. Charters en sensibilisering halen blijkbaar allemaal niet veel uit.

Het hoeft geen betoog dat het zwaaien met de verlichting als iets typisch ons, terwijl de realiteit hen net het tegenovergestelde toont, uitermate contraproductief is. Ze kan enkel maar het draagvlak ervan ondermijnen. Dat betekent dan ook dat Gent niet alleen het concept allochtoon moet afschaffen, maar vooral de realiteit van dat concept moet afschaffen. De stad is natuurlijk niet voor alles bevoegd en kan dan ook niet alles veranderen, maar het betekent wel dat de stad en haar politieke partijen consequent op alle niveaus – van de VN en Europa tot België en Vlaanderen – moet strijden om die ideologie van de radicale verlichting te realiseren. Op stedelijk niveau moet ze de bevoegdheden die ze heeft als stad maximaal inzetten om die idealen om te zetten in de praktijk.

De centrale vraag is dus hoe de Stad Gent discriminatie en ongelijkheid in de realiteit zal bestrijden. Zal de stad, in navolging van Brussel, bijvoorbeeld praktijktesten organiseren die discriminatie in kaart brengen en zo het fundament vormen voor de daadkrachtige bestrijding. Zal de stad Gent het verbod op religieuze symbolen opheffen en in de geest van de radicale verlichting godsdienstvrijheid en beleving beschouwen als een recht dat het toelaat om een vreedzame samenleving op te bouwen. Hoe zal de stad omgaan met mensen zonder papieren die nu in vaak schrijnende omstandigheden tewerkgesteld zijn en gehuisvest worden? Zal de stad een instrument worden dat voor eenieder op het grondgebied een goed en gelukkig leven in het vooruitzicht stelt? Zal de stad bijvoorbeeld pleiten voor een juridische regeling van praktijktesten? Zullen de stad en haar politieke partijen bijvoorbeeld pleiten voor de afschaffing van de notionele interest en voor de invoering van een vermogensbelasting. Zal de stad de wooncrisis verlichten voor de armsten?

Vandaag kunnen we enkel maar de hoop uitspreken dat de symbolische actie van de stad Gent in het kader van de dag tegen het racisme de eerste stap is naar een structureel antidiscriminatiebeleid. Dat het slechts een klein onderdeel is van een veel bredere contrahegemonische strijd voor gelijkheid en tegen discriminatie. Een strijd voor gelijkheid en vrijheid van eenieder, voor onvervreemdbare rechten en een constante uitbreiding en verdieping van onze democratie die uiteindelijk moet leiden naar een politiek op wereldschaal die de idealen van die radicale verlichting in de praktijk omzet. De stad kan daarbij dienen als laboratorium van het verzet. Een democratisch verzet dat gericht is op het uitbouwen van een betere wereld gestoeld op een universeel burgerschap.

Ico Maly (1978) is doctor in de cultuurwetenschappen, gastprofessor Politiek en Cultuur aan het Rits en coördinator van Kif Kif. Hij schreef o.a. N-VA | Analyse van een politieke ideologie (EPO, 2012) en De beschavingsmachine. Wij en de islam (EPO, 2009). Onder zijn redactie verscheen eerder Cultu(u)rENpolitiek, dat in 2008 de publieksprijs van boekhandel De Groene Waterman won.